Havadis ve Joshua Hoffine
“Cumaya gittim döneceğim” şeklindeki ruh halimin de evveliyatına geldim sevgili okuyucular. Blog güncelleme period aralığını da bir hayli aştım sanırım. O zaman silkelenen ve kendine gelen buzcevheri’nden bir iki haber ileteyim. Öncelikle kullandığım buggy temanın miladının dolduğuna karar vererek yeni tema arayışına girdim. “Ahanda bu olsun” diyebildiğim bir tema üzerinde test ve Türkçeleştirme çalışmalarına an itibariyle başladım. Yeni temayla birlikte, kafama göre güncellediğim blogu bundan sonra 2 günde bir güncelleyeceğim ve bunu rutin bir hale sokacağım.
Ben arka planda çalışırken sizlere sunmak istediğim bazı görselleri de elimden çıkarayım. Joshua Hoffine adlı ademoğlunun çocukluk korkuları üzerine yaptığı çalışma:

- KuPa k1Z1
wuuuuww ne diyim benim kabuslarımdan kesitler gibi bu görseller:))) ben buzdolabında kafa hayal eden bir küçük kız değildim ama mahzendekileri ... - ZehirliÖrümcek
Yaa varya adam çok iyi hayal etmiş! Ben de aynı bu şekilde hayagücümde canlandırıyor ve korkuyordum küçükken(yalan hala korkuyorum ben) ...
Yazılarını severek okuduğum sevgili aydan atlayan kedi bir yorumunda beynimin frontal lobundaki nöronları gıdıkladı. Zihninde fazlaca çer-çöp biriktiğine dair birşeyler demiş. Ben de bu vesileyle kendime dair trajikomik bir olayı anlatmak istedim.
Not: Aşağıdaki yazıda türlü edebi sanatları kullanmış olabilirim, ama hiç birinde en ufak bir mübalağa yoktur.
Efendim şimdi buzcevheri’nin beyni acayip bir yapıya sahipti. Bu gudiğin zehir gibi bir hafızası vardı. Geçmiş zamanlı konuşuyorum çünkü artık babayı yemiş vaziyette. Neyse bir zamanlar ineklik yolunda azimle otlayan üniversiteli bir öğrenci olarak üniversitenin ilk yıllarında gayet möö idim. Şöyle ki; bir ay boyunca günde 12 saat ders çalışabilme kapasitemle denyonun tekiydim. Hatta devlet memuru gibi saat dilimleri arasında yaşıyordum. Sabah 8:00 uyanma, 8:30 evden çıkıp kampüsteki kafede günün gazetesini hatmetme. ve kahvaltı yapma. O gazetenin ekonomi ve spor dışındaki bütün yazılarını saat 10:00′a kadar okuyup, saat 10:00 olunca, o koca kütüphanede her zaman oturduğum yerde ders çalışıyor olurdum. Sigara, yemek ve tuvalet ihtiyacı dışında gece 22:00′ye kadar o masada ders çalışırdım. Histerik öküzün tekiydim anlayacağınız. Velhasıl gel zaman git zaman bir sabah uyandığımda üzerimde bir hafiflik hissettim. Gece çıplak uyumamdan falan kaynaklanmıyordu bu, böyle daha derinlerde içimde bir yerlerde. (Burada lafı bir tarafından anlayan okuyucuya ZOTARANK diyorum.) O muhteşem gri hücrelerimin, o hafızamın yerinde yeller esiyordu. O zehir gibi beyin bir anda bomboş olmuş, sanki tabula rasa. Herşeyi unutmadım elbet lakin hafızamın kendine format attığına şüphe yoktu. Anlayacağınız çok çalışmaktan kafa sürmenaj olmuştu. Artık hiç birşeyi aklımda tutamıyordum. O kadar komik şeyleri unutuyordum ki etrafımdaki insanlar bana inanmıyor, şaka yaptığımı sanıyorlardı. Bir dönem memento hesabı vücudumun her yeri yazılarla, ufak ufak aldığım notlarla doldu. Hastaneye falan hiç gitmedim. Sanki bunu istiyormuşum, hep bugünü bekliyormuşum gibi bir rahatlık, bir tatlı huzur bedenimi sardı. Zaten çok zorda kalmadıkça doktora gitmem ve ilaç kullanmam. Böyle ayrı bir manyaklığım da vardır ya o da başka bir yazının konusu olsun.
Neyse üniversitenin 2. senesinin ortalarında olan bu olay neticesinde bende ne ders kaldı, ne okul. Hazır ailemle de o dönemler aram bozuk, hatta pek konuşmuyoruz, fırsat bu fırsat deyip buzcevheri işi bir güzel serseriliğe vurdu. Hukuk fakültesi gibi bir bölümde okuyup da hafıza yetisi olmayan bir adam olarak okula gitmeyi kestim. Devam zorunluluğunun olmaması da işimi kolaylaştırdı. Velhasıl yaklaşık 3 sene üniversitede okuyor gözüküp, eğitime dair hiç bir halt yemedim. (O döneme ait FF’lerle dolu transkriptimi hiç efor sarfetmeden, hiç terlemeden kazandım, onunla mutluyum, gururluyum.) Yaptığım şeyin insanların gözünde iyi birşey olmadığının farkındayım ama, banane ulen insanlardan. Bu benim hayatım. (Bu yaptıklarımın sadece aileme zarar verdiği su götürmez bir gerçek, orası da bana kalmış bir ayıp olsun.)
Kendime yeni bir hayat felsefesi benimsemiştim. Felsefem şuydu:
“İleride bakmak için ufak ufak pusulalarımı cebime koymalıyım. Bir b.k varsa onun tadına bakmış olmalıyım.”
Efendim öyle de oldu. 7 yıllık üniversite hayatım boyunca yemediğim bir halt kalmadı. Bu sırada beynim de inceden kendine geliyordu. Okulu bitirmem gerektiği kanati nasıl olduysa hasıl olunca fetret devrime noktamı koyup tekrardan vizelere-finallere girmeye başladım. Lakin onca sene sonra bu sefer de bendeniz adapte olamadım. Okuldan atılma öngörüsü heryerimi sarmışken son kez ders çalışmayı denedim. Nasıl olduğuna dair hiç bir fikrim yok ama, bir senede 19 ders verince okuldan atılma muhabbeti de ortadan kalktı. Hala nasıl onca ders verdiğimi çözemedim. Çünkü hukuk fakültesi sınavlarını geçmek benim gibi sınavdan bir gün önce ders çalışmakla olacak şey değil. Nasıl oldu, ne ettim bilmiyorum. Neyse bitti sonuçta şimdi sıra hayatın benden alacağı intikamda.
Ulan hayat! Sen mi büyüksün, ben mi? …….. ……. senin.
Yazıyla alakasız yazı:
Efendim haftasonu bizim katip Ali Abi’nin oğlu evleniyordu; düğünü için düğün salonuna gittim. Düğünlerden ve buna benzer etkinliklerden nefret ediyorum ama çocukluğumdan beri düğün salonuna gitmemiş olduğumdan eskiyi merakla kendimi düğün salonuna attım. Onca yıl geçmesine rağmen düğün salonları hiç değişmemiş efendim. O mekanlar kesinlikle bir curcuna için dizayn edilmiş. Masalar, ve o güzide masa örtüleri, tahta sandalyeler, küçücük bir sahne ve tepede dönen parlak disko topu. Şaka gibi bir yer. Kalabalığın içerisinde oradan oraya koşuşturan fırlama veledler, hala üretildiğine şaşırdığım, kasayla dağıtılan şişe fanta ve kolalar. Masalara atılırcasına konan kağıt tabaktaki kuru pastalar ve son olarak dağıtılan kuruyemişler. Herşey seksenlerde bıraktığım gibi hiç değişmemiş. Düğün salonunun kantini önünde kuyruk oluşturan çocukların ellerinde balonlar. Düğün salonunun fotoğrafçısının elinde yıllara meydan okumuş tepede kocaman flaşıyla fotoğraf makinesi, sahnede Korg marka orgun başında bir adam ve boynuna astığı fakat hiç çalmadığı beyaz elektro gitarı ve kıvırcık saçının sadece ense kısmı ile tepesi uzun olan bir şarkıcı. Bütün bunları gördükçe şoktan şoka ve bir o kadar da zevkten zevke uçtum. Neyse bu iki kişilik grubun ardından kına yeşili tshirtleriyle yeni bir grup çıktı. İkinci grup elektro saz, zurna ve davuldan oluşuyordu. Neyse bunlar çalmaya başladı. Birisi de türkü söylemeye başladı ama sahnede falan gözükmüyor. Yüzümde pişkin bir sırıtma peydahlandı. Ardından unuttuğum o şarkıcı modellemesi sahneye şarkısından epey sonra alkışlarla çıktı. Fatih Ürek’in daha erkeksi bir hali ama saç kakulleri falan aynı.
Demek ki hiç değişmeyen şeyler de varmış. Vay be..
- Pitekantropus
Hiçbir zaman inek olmadım ama hep inek muamelesi gördüm.İnsanlara hak veriyorum tabi hayatları boyunca üniversiteye girdiğinde 16 yaşında olan bir ... - Artificial
dediğin değişim 21 yaş civarında oluyor galiba. Bişiy var o dönemlerde... bana da insanların duygularını 'anlama' kabiliyeti geliverdi 6 ...
Flashback düşünceler ve Andrzej Dragan manyağı
Zaten kayık olan şaftım bu ay iyice mevlasını buldu. Hele bu aralar dosyalar arasında elim sende oynuyorum. Alışmadık popoda durmayan dona ne kadar kemer takarsanız takın, yine o hodgam kıçın çatalı gözüküyor işte. Senelerdir istediği saatte yatıp, yellene yellene zıbarıp, sonra da ağzı burnu yamulmuş, göbeğini kaşıya kaşıya uyanan buzcevheri’nin metabolizması çok asi çıktı. Akrep ve yelkovanı iplemediğim günleri mecburen sonlandırmam lazım. Saatlere ve çalan alarmlara ana avrat iyi dileklerimi sunacağım, “Hay …. ne çabuk sabah oldu?” deyip zıplayarak uyanacağım aşamaya geçmek zorundayım. Geçmek zorundayım lakin dediğim gibi metabolizma asi çıktı. =)
Adliyede sıra beklerken oturduğum koltuğa benden önce kaç poponun değdiğini düşünmek gibi abukluklar içinde buluyorum kendimi. Ya da o koltuğun daha önce dalıyla, budağıyla, yaprağıyla nerede ağaç olduğunu. Ya da o gölgesinde koşuşturan börtü böceği. Kendimi tabiatın “flashback”lerinde pozası çıkmış bir halde buluyorum. Nedense bu bana çok oluyor. Diyelim ki 88 model IKARUS marka körüklü belediye otobüsünün tozlu koltuğuna oturmuş gidiyorum. Bir anda beynim kurguya başlıyor. Oturduğum koltukta benden önce oturan hiç bilmediğim insanların tiplerini hayal ediyorum. Bir tanesi pencereden kayan evleri arabaları seyrediyor, bıyıklı bir amca terleyen apış arasını rahatlatmak için çaktırmadan azıcık kalkıp orasını burasını çekiştiriyor, liseli bir ergen kafasını cama dayayıp otobüsün motor gürültüsünü nini yapıp sızıyor, çemçük suratlı bir genç ”aha yaşlı bindi iyisimi uyuyor moduna gireyim” diyor, dekoltesi dikizlenen bir bayan asık suratıyla oturmuş “durağım gelse de insem” diyor. VS. VS. Hasta bir kişiliğe sahip olduğumu ben zaten biliyordum da yedi düvelin icazetini alayım istedim.
Geçenlerde yazacağım fakat bir türlü yazamadığım bir yazı vardı. Madem yazı yazmaya vakit bulamıyorum hazır elim değmişken onu da bu yazının arasına sokuşturayım. Birkaç gün önce bulduğum, gördüğümde çok şaşırdığım görseller oldu. Yapan eden adamı buldum buluşturdum. Adamın adı Andrzej Dragan. 1978 Varşova doğumlu bir portre fotoğrafçısı. Aslında kendisi kuantum fiziği üzerine eğitim almış ve uzun yıllar profesör asistanlığı yapmış bir insanoğlu. 2003 yılında fotoğraf çekmeye başlıyor. Ünlüleri çektiği fotoğraflarıyla kendi de ünlenmiş.(Bknz. en sondaki David Lynch fotosu) Müzisyenliği de olan bu adam Marilyn Monroe, Adolf Hitler ve Bruce Lee‘nin fotoğrafları üzerinde oynayarak “yaşlansalar böyle olurdular” demiş. İşte burada da ZİTESİ.

- İlker Varer
Photo Digital'in 57. sayısında kendisiyle yaptığım röportaja ulaşabilirsiniz. İçerisinde tam çerçevelik fotoğraflar var... - Cevval Portakal
Bende toplu taşıma araçlarında sıkılınca etrafımdaki insanlara rol biçiyorum, ne kadar görünüşleriyle alakasız bir rol buluram o kadar eğlenceli oluyor. ...
Biriktirdiğim görselleri yavaş yavaş elimden çıkarayım. Her türlü içerikte zibilyar tane resim birikmiş. Bunlar arasında yapacağım bir ayıklama sonrası bir kısmını blogda yayınlayacağım. Sonrasında SHIFT+DELETE yapmak büyük zevk verecek. Lakin tüm görselleri bodoslama bloga koymaktan hoşlanmıyorum. Aralara yazılar serpiştirmem lazım. Neyse ilk parti “Spor” içerikli.

- Buzcevheri
Kusuruma bakmayın yorumlara cevap vermekte baya bir geciktim. @aydan atlayan kedi Hııh kaprisli oyuncu. Kovuldun. =P @Recep Hilmi Tufan Slasher bir film için ... - dilekss
buzcevheri ben hem katil olup hemde seksi dilberi oynasam olmazmı :)) şöyle bütün erkekleri hadım etsem ha en güzelinden uyar ...
Bu sabah yeğenimin upuzun saçların taradım. ”Dayı” demeyi beceremeyip, “daaaa” dediği günleri hatırlayınca, zillinin nasıl da hızlı büyümüş olduğunu farkettim. İnsanların bu farkındalık anları ne kadar da kasvetli.
Cimcimenin saçlarını her fırçalayışımda çocukluk günlerime kısa süreli geri dönüşler yaşadım. Mahallemizin güzide berberi Mustafa Amca’nın elleri arasında oradan oraya savrulan kafamı ve o yeşil deri koltukları anımsadım. Mustafa Amca’nın lakabı “Top Berber” idi. Kim, neden bu lakabı ona takmış hiç bilmiyorum. Ankara’nın zengin bir muhitinde oturup da, dönemin en çamurlu varoşu olan mahallemizde berberlik yapan bu adamın kibarlığı, ayı ve kalas fazlası olan mahallemizde farklı yorumlanmış olabilir.
Beyaz önlüğüyle, kelleşmiş, parlayan yusyuvarlak kafasıyla, yazlık bez ayakkabıları ve sonsuza kadar konuşabilecek performansıyla hatırlıyorum onu.
Sayesinde bütün çocuklar üç numara kafayla gezinirdi. İster amerikan traşı olsun, ister italyan, ister ucundan az al traşı, nasıl traş istersek isteyelim biz çocukların kafasını hep üç numaraya vurur geçerdi. Kibar da bir adam olduğundan, traşı bitirip enseye aynayı tutarken “Nasıl olmuş?” diye sorduğunda, karşılık olarak hep “Sağolasın, ellerine sağlık, tam istediğim gibi olmuş” cevabını vermek zorunda kalırdık. Sonrasında enseye bir ton pudra basıp, üzerimizi fırçalayıp bizi uğurlardı.
Top Berber, Ziya Amca ve babam, berber dükkanının o yeşil dekoru içinde her sabah tavla müsabakası yapardı. Tavla oynadıkları bazı zamanlarda bendeniz, berber koltuğunda saçının yarısı traş olmuş bir halde dazlak, yarısı da Manisa Tarzanı modunda oturur, hiç bitmeyeceğini düşündüğüm o tavla oyununu aynadan izlerdim.
- Cuk cukların Memedi al sana dörtcaaaar.
- Berber vurmayı da bilmiyon ha, dur sana öğreteyim.
Çocukluk, berber falan derken hafızamın derinliklerinde kalan başka bir berberi daha hatırladım. Bu berber, içi berber malzemesi dolu olan siyah deri bir çantayla mahalle mahalle gezerek mesleğini icra ederdi. Dükkanı olmayan bu seyyar berberin upuzun boyu ve inceltilmiş Ayhan Işık bıyıkları vardı. Ona da benziyordu zaten. Kız çocuklarının da saçını kestiğini hatırlıyorum, hatta bir çok sübyanı sünnet eden de bizzat bu amcaydı. Top Berber’in “3″ numara zulmünden sıkıldığım zamanlarda soluğu seyyar berber Mevlüt Amca’nın önünde alıyordum. Ulan ne acayip günlerdi be!

Yaklaşık altı seneden beri de berbere gitmiyorum. Saçımı kendim kesiyorum. Jilet, makas, makine farketmez; bir cam parçasıyla bile saçımı kesebilecek aşamaya geldim.
Yazıyla Alakasız Yazı:
Çocukluğumdan beri hayvan gibi şeftali suyu içiyorum. Eskiden kahverengi şişesinde, dibinde pozasıyla Tamek ve Aroma vardı. Sonra büyüdük, Cappy içer olduk. Şimdi ise favorim JUCY’dir. BİM denen marketler zincirinde satılan Jucy adlı meyve sularını denemeyen varsa kesinlikle tavsiye ederim. BİM adına Tamek tarafından üretilen bu meyve sularının kendisi de fiyatı da enfes.
- angelica
bir an rehberlikçimizi hatırladım şu kibar berber amcayla ya bazen sinir bozucu oluyor adamı görünce kaçasın geliyor öyle kibar öyle ... - pudra
capri sun da var nasıl unutulur:)

























































Hocam şu gömlek içi lamba tasarımı biraz sakat ama aynı şekilde biz bereden lamba tasarımı yapmıştık zamanında öğrenci evinde. Bereyi ...
Seviyorum ben çılgın insanları! Korkuyu, sevgiyi, mimariyi, grafikleri tasarlayabilen beyinlere hayranım!