Günceleme

Hani noktaları birleştirmeli bulmacalar var ya, işte onun dövmesini yaptırmış şu kadın. Ne kadar da sıkıcı. Bir kere çözdün mü bitti zevki.
İnsan daha gizemli bir şey yaptırır. Mesela sadece “HİÇ” yazdırsa bile daha etkileyici olurdu. Komik lan bu?
-o-
“…
Sokrates iki bin yıl önce, ‘Kendini tanı’ demişti. Kendimizi tanıdıkça başkalarını tanımaz, başkalarını küçümser, dışlar olduk. Başkalarına karşı olduğumuzu göstermek anlamında ‘biz’ olmayı tanımlarken ipin ucunu kaçırdık. ‘Biz erkekler’, ‘Biz kadınlar’, ‘Biz müslümanlar’, ‘Biz aydınlar’, ‘Biz Amerikalılar’ diye kendimizi tanımlarken hepimizin ‘BİZ’ olduğunu unuttuk.
…”
Başucu kitaplarımdan olan, sevdiğim saydığım insan Gündüz Vassaf‘ın Tarihi Yargılıyorum kitabında geçen bu cümleler, benim futbol ve siyasetten nefret etme nedenlerimi özetliyor. Kutuplaştırıp, birbirine düşüren her şeyden nefret ediyorum.
IV.Murad operasıyla başlayan kültür fizik hareketlerim geçen hafta izlediğim Manon Lescaut operası ve dün gece izlediğim Aşk-ı Memnu operasıyla devam ediyor. Geçen hafta Manon Lescaut’un galasıymış. Galalarda insanların daha düzgün giyinip gelmeleri isteniyor. Hatta siyah giyinmeleri vs. Arkadaşım Özge ve ben galadan bihaber normal, gündelik kılık kıyafetlerimizle operaya gitmiştik. Benim üzerimde kot pantolon, arkasında “Heavy Metal” yazan siyah kalın bir penye -hatta kolları falan da yırtık pırtık (en sevdiğim giysim)-, ayağımda da postallar. Millet ise, gayet şık giyinmiş, bayanlar dekolteleri ve mini minicik etekleriyle yeni seyirlikler sunmuş salınıyorlardı. Bu durumu içine sindiremeyen Özge durur mu? Dün geceki operaya gayet şık ve içi rahat bir şekilde geldi. Ayrıca iyi ki opera metni (libretto) Türkçe idi, çünkü yerimiz berbattı. İtalyanca olmuş olsaydı altyazıları göremezdik. (Altyazı dediğime bakmayın, çeviriler sahnenin üstündeki perdeye yansıtılıyor.) Oyunun Türkçe olmasına rağmen perde arasında sigara molası vermiş iki kişinin operacıları taklit ederek şunları söylediğini duydum;
-Ulan bu opera Türkçeeeeeeeeeeeeeeeee..
-Eveeeeeeeettttt..
-Ama ben yine bir halt anlamıyoruuuuuuuuuuuuuuuuuuuum.
Zaten perde arasında oluyor asıl seyirlikler. İnanın o insanları izlemek de, operayı izlemek kadar zevkli. İnsan gözlemlemek diye bir meslek olsa, her halde üst mevkilerde bir gözlemci olurdum.
Operaya gitmeden evvel, yeğenimi müzeye (Anadolu Medeniyetler Müzesi) götürdüm. Giriş 15 YTL idi. “Yuh” dedikten sonra “Müze Kart” almaya karar verdim. Müze kart 20 YTL ve bu kartla, 1 yıl boyunca Türkiye’deki 300′ü aşkın müzeyi ücretsiz gezebilecekmişim falan filan. Hoş, ben bu müzelerin kaçını gezerim, o da ayrı bir mesele. Aslında bu kartı seyyah arkadaşım Özge almalıydı. Zaten görünce “ay bu karttan bir tane de ben alayım” demişliği de var. Kendisi resmen dişi Evliya Çelebi. Neyse müzeyi falan gezdikten sonra zilli yeğenimi Ankara Kalesi’ne çıkarttım. Kalenin kuytu yerlerine pisleyen insan görünümlü hayvanların eserlerini görünce yeğenim çok güzel bir laf etti:
-Dayı, biz bir keresinde sirke gitmiştik. Oradaki filler de oraya pislemişlerdi.
Geceye merhaba diyen sisli pisli Ankara (Kaleden çektim)
Aynı gece ay ile yıldız Türk bayrağındaki gibi bir görünüm almıştı yan yana.
-o-
Günce yazarlarının, Google arama motorundan yapılan ilginç aramalarla kendi güncelerini ziyaret eden kişiler hakkında yazdıkları yazılardan gına geldi. İlk başlarda okuması zevkli olan bu tip yazıların da b.ku çıkmış durumda. Sonra, aynı konu hakkında yazılmış yazılarla karşılaşmak da sinir bozucu olabiliyor. Misal televizyondaki bir yarışma programı üzerine yazılmış kaç tane yazıya denk geldim. Ya da “Mustafa” adlı film hakkında yazılanlara. Popüler olanı konuşmak bana hiç zevk vermiyor. Popüler olandan uzaklaşma adına yaklaşık iki senedir hiç televizyon izlemiyorum. Buna rağmen bazı şeylerden kaçamıyorum. Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı o boşluğu doldurmak geliyor içimdekilerle. Ortalıkta gezinen gösteri peygamberlerini linç edesim var. *
-o-
Aşağıdaki videoyu da izleyin. Manyak olaylar oluyor.
Magnetic Movie from Semiconductor on Vimeo.
-o-
Geçen hafta oturdum Baba (Godfather) serisini izledim baştan sona. Başka bir gün Sergio Leone‘nin beş filmini ara vermeden izledim. (Tıkınma ve tuvalet molası verdim.) Filmle sarhoş olmak neymiş onu iyi bilirim. Sırada daha ilginç bir şey var. Heimat-Eine Deutsche Chronik adındaki 1984 yapımı film. Ama önce filmi bulmam lazım. Çünkü bu film gelmiş geçmiş en uzun beş film arasında. 20. yüzyıl Almanya’sını bir aile dramıyla anlatan bu film toplam 924 dakika. Yani 15 saat 40 dakika. Filmin birinci bölümü Kubrick‘in de gözdesiymiş.
-0-
(*) Chuck Palahniuk‘un “Gösteri Peygamberi” kitabına gönderme.
Yazıyla (Alakalı) Alakasız Yazı
Ne zamandır başım ağrıyordu. Sonunda nedenini buldum. Kendini bilmez kelle avcısı meğerse hoş kokusu için yaktığım tütsülermiş. Google deney ortamlarında yaptığım araştırma neticesinde içinde kimyasal madde bulunan tütsülerin baş ağrısına neden olduğunu öğrendim. Saf tütsünün böyle bir olayı yokmuş. Ayrıca çabuk yanması için bazı lavuklar bunun içine yüzde altmış oranında kömür tozu katıyorlarmış. Haliyle zararlı gaz da solumuş oluyoruz. Bir de naneli tütsü olmazmış. Çünkü nane yanınca iğrenç kokarmış.
Öyle işte…
Kaynak bilgi: Burası
























03 Aralık 2008 saat 01:43
Ben üniversite 1.sınıftayken baya meşhurdu tütsüler kokulu mumlar.Biz baya yakmıştık kokulu mumlardan özellikle.
Ayrıca ben de gogıl analitik kullanıyorum ama ilginç aramaların yazdığı yeri bir türlü bulamadım buzcevheri.Söz sitemde öyle bir yazı yayınlamayacağım.Yerini biliyorsan söylesene neresinde bu gogıl analitiğin ?
03 Aralık 2008 saat 02:04
Kullanmış olsam bilirdim. Ama o b.ku kullanmadım hiç.
03 Aralık 2008 saat 09:08
Birden çok konuyu bir yazıda derlemiş olsanda hayatın akışı gibi izledim hiç yorulmadan.. iki hafta önce bizde kale ve anadolu medeniyetleri müzesindeydik, bizde aldık o karttan ancak makinaları bozuk olduğundan geçici verdiler iki ay içinde herhangi bir müzeden giriş yaparak orjinalini almayi düşünüyoruz.. her ankaralının dibinde yaşayıp ancak tatil yolunda aklına gelip bir türlü uğrayamadığı gordiona gitmeyi planlıyoruz bu nedenle
son bir kaç senedir opera tiyatrolardan uzak kaldım ama senin yazdıkalarınla ankarayı takip etmek hoşuma gitti eline sağlık..
03 Aralık 2008 saat 09:12
Yıkayınca silinir, tekrar çözer. Hatta çözmekle kalmaz çözdürür. Problem değil bence.
Google Analytics -> Trafik Kaynekları -> Anahtar Kelimeler’e gir, buradan ilginçlerini de bi zahmet ayıklarsın.
03 Aralık 2008 saat 16:05
@Fasulyeden:
Yorumun için teşekkür ederim. Ayda bir kez geçiyorum Gordion yakınından. =) Gitmedim hiç.
@Seamus Siddeley:
Ama hep züreafa… =)
03 Aralık 2008 saat 20:31
Baba serisini arka arkaya izlemek harika birşey ya.Aslında seri bütün filmleri arka arkaya izlediğinde aldığın tat bambaşkadır.Misal Back to the Future,Yüzüklerin Efendisi,Harry Potter,Godfather,Bridget Jones Diary vs…
Ayrıca çektiğin fotoğraf çok güzel,huzur verici…
03 Aralık 2008 saat 22:57
o halde ankarada yaşadığı halde gordiona hiç gidemeyenler grubu üyesisin sende .. bu nedenle bir alkış.. yani bu ankaralinin genel bir problemi.. akp ye diyeyim parti progamına alsınlar hatta ben bu konuya sardim dur bi yazi yazayim bloguma.. gordiona gidersek seni de gruba dahil edeyim hatta..
04 Aralık 2008 saat 01:08
ne birikmiş ne birikmiş :)Kadının bacağını ne çok birleştirmek isteyen çıkıyordur
Google arama, film eleştirileri, mimler, sevgilimle ayrıldıklar bir çok klişeye bende taktım.
Acaba bu google aramaları “bak bende ne aramalar var sende yok yaaa” anlamına mı geliyor ?
Film eleştirisi “sinema eleştirmeni olacak adammışım yeah” mı demek ?
Ya mim ! “beni sevenler beni mimliyor seni bir mimleyen bile yok” mu demek ?
Karşıma büyük bir kitleyi almamak için daha uzatmayım. Bende moda olanı sevmem, bu sene sarı modaydı inadına haki giydim.Kaldıki bende kendi içimde kocaman bir klışeyim, kendimden sıkıldım.
04 Aralık 2008 saat 15:01
sessiz okuyucunuz olarak bugün sesim çıksın istedim.
Uzun ve her konudan kısa kısa yazdığınız yazıda aklımda kalan kalenin kıyısına köşesine hayvanlık yapan insanlar ve yeğeninizin verdiği güzel cevap kaldı. Tabi anlayana…
küçük bir ilçede yaşamak zorunda kalan, zihin olarak büyümüş insanlar acı çeker, tıpkı benim çektiğim gibi.. opera, müze, tiyatro, sinema… buralara ulaşmak için belli bir yol gitmek ve bellirli zamanları beklemek gerekiyor..
şanslı insanlarsınız…
05 Aralık 2008 saat 02:46
kendini tanımak çok katmanlı bir süreç.öncelikli olarak olumlu yanları görmekle başlıyor.olumlu yanların kişiyi ihya etmesi de serotonin etkisi yarattığından tatlının seni bayması gibi bir kesilmeye neden oluyor.sonra zaten bünyenin merkezine yolculuğunun göreli mesafesini göreli olarak aşmış oluyorsun.zor olan merkeze inmek karanlığı ya da eksiği görmek.onu gören gördüğünde mutlu olan pek olmuyor.belki de insanlar içlerindeki karanlığı görmemek adına 2. ya da 3. katmanda ar-gelerini tamamlıyorlar bunuda bilemeyiz.
bu da ikinci paragrafın sadece birinci cümlesine istinaden çıkarım oldu.sevgiler saygılar.
05 Aralık 2008 saat 13:29
Aslında o tarz bir dövmeyle çok daha yaratıcı şeyler yapılabilir. Aklıma çok şey geldi de şimdi burda söyemeyeyim.
14 Aralık 2008 saat 15:28
konunun başını okurken bir yorum ilaaa sorum olacaktı sonuna gelince unuttum. mix yapmışsın bir nevi. okuyunca sağ tarafımda bulunan pencereye doğru yönelip “ulan boşa yaşıyoruz” diyerek şarkıya kaldığım yerden devam ettim. karda yağmıyor ki azizim. sevgiler saygılar.