23
2008
Mazideki niyazi günler
Geçenlerde Cevval Portakal’ın bir yazısına yorum yazarken aklıma üniversite yıllarımın ilk senelerinde yaşadığım mahalle gelmişti. İnsanın üniversite hayatı uzun sürünce, ilk seneler dediği zaman baya baya bir mazi oluyor. Herneyse o zamanlar iki arkadaşla birlikte, okula yakın diye düşündüğümüz, oysa ki fizanda denilebilecek bir evde yaşamaktaydık. Yaşanılan mahalle apartmanlardan oluşan bir varoş, bir getto niteliğindeydi. Öğrencilerin de yoğun olarak yaşadığı bu semtte okumuş insan nüfusunu da yine bu gelip geçen öğrenciler oluşturmaktaydı. Öğrencilerin yaşam tarzı bu halk için aşırı uç, uçarı, kaçık, sapıkça geliyordu. Lakin ellerinden geldiğince de hoşgörülerinden taviz vermiyorlardı.

Yaşadığımız apartmanda, bizim dışımızda iki dairede daha öğrenciler kalmaktaydı. Karşı dairemizde üç kız, iki kat üstümüzde de üç erkek öğrenci kalmaktaydı. Bu üç dairede yaşananlar apartmanın diğer sakinleri için en güzel dedikodu kaynağıydı. Bizler sayesinde hergün konuşabilecek birşeyler buluyorlardı.
Üstteki erkek öğrencilerden sadece ikisini hatırlayabiliyorum. Zaten bir tanesini unutmaya imkan yok. Kendisi güzel sanatlar fakütesinin sevimli delilerindendi. Lakabı “kelebek” olan bu çocuğun poposunun altına kadar uzanan dümdüz saçları vardı. Boyu deseniz kavak gibi.. Ama görüntüsünün tersine ortalıkta sürekli gülümseyerek, bütün gördüğü insanlara tebessüm ederek gezdiği için kendisine “kelebek” lakabı takılmıştı. Herkese içten bir şekilde “dostum” diyebiliyordu. Kışın üzerinden çıkarmadığı kot montunu yazın sıcağında da çıkarmayan bu arkadaşın, o upuzun saçlarını kestiği zamanı hatırlıyorum. O zamanlar benim de saçlar uzamaya yüz tutmuş, kulak mememi geçmiş; kendisine “Dostum, neden kestin saçlarını?” dediğimde o da bana, ”Dostum saçlarımı duvarımda asılı görmek istedim. Ben de onları önce ördüm, sonra da kesip duvarıma astım.” demişti. =) Bu arkadaş çizim konusunda da iyiydi. Evin tavanına Da vinci’den karalamalar yapmıştı.
Karşıdaki kız öğrencilere gelince onlara yönelik hatırladığım tek şey her gece erkek arkadaşlarıyla yaptıkları kavgalar ve kavga sonrası sevişmelerinin getirisi çığlıklardır herhalde. Sonuçta apartmanın duvarları kağıt gibi ve insan yellense yan dairedekiler duyabiliyordu. Bazen alt dairede yaşayan ailelerden rutin aralıklarla bizlere şikayete falan geliniyordu. Maksat dizginleri elden bırakmamak.
-Bu ne kardeşim altta insan var.
-Oha kardeşim, insan gibi debelenin. =)
-Ayıp oluyor arkadaşım, olan var olmayan var..
-Rica etsem daha sessiz sevişir misiniz..
Eee ne de olsa sütten dilleri yanmış. Şehirde yaşayan herkesin bildiği bir efsane var. Hikaye şöyle efendim:
Zamanında üç erkek öğrenci ve bunların sevgilileri aynı evde yaşamak istemişler. Kimse bunlara ev vermemiş haliyle. Daha sonra bunlar da yan yana iki daire tutmuşlar. Bunlar güzel sanatlar fakültesinin heykel bölümünde okuyan arkadaşlar olunca, iki daire arasına sessiz sedasız bir geçit açmakta hiç zorlanmamışlar. Poster, örtü gibi birşeyle de kamufle etmişler ve öyle yaşayıp gitmişler. Bu hınzır geçit taaa öğrenciler göçüp gittikten sonra farkedilmiş falan filan.. Neyse bu hikayeyi şehirdeki herkes bilir ve ev tutacak öğrencilere buna benzer bir halt yemesinler diye önce bu hikaye anlatılır. Bu gibi örnekler yüzünden yerel halk dizginleri elinde tutmaya çalışır, ama boşuna kürek sallarlar. =) Bu arada yıllar sonra o duvar delen arkadaşlardan biriyle şans eseri tanıştım. Kendisi, benden 7-8 yıl önce oralarda okumuş, şimdi de başka bir şehirde açtığı atölyede, bir zamanlar kendisinin okuduğu güzel sanatlar fakültesine yeni öğrenciler kazandırmaya çalışan bir heykeltraş. Kendisiyle tanışmam da güzel sanatlar giriş sınavına getirdiği öğrencilere şehirde kaldıkları sürece eşlik ve rehberlik etmemden ötürü olmuştu. Muhabbetin bir yerinde yukarıdaki “şehir efsanesi” geçince bu abimiz biraz afalladı. “Sen bana şu hikayeyi bir daha anlatsana” dedi. Bir daha anlattım. Sonra derinden gelen bir kahkahayla ortam şenlendi. Bir efsanenin baş kahramanıyla tanışmış olan ben, kendimi dumurdan dumura koşar buldum. Hikayenin aslı şöyleymiş; Aslında kız öğrencilerle başta sevgili falan değillermiş. Sadece karşılıklı dairelerde kalıyorlarmış. Lakin “o zamanlar çok çapkındım” diyen abimiz ve arkadaşları kızları tavlayınca cidden bir geçit açmışlar.
“Önce prizin etrafından ufak ufak kazdık. İki-üç gün sonra geçebileceğimiz kadar bir delik açmıştık.”
İşte böyle bir şehir efsanesi, kahramanı ve ben. Apartmanımıza geri dönersek. Bizim daire diğerlerine göre biraz daha bohem bir hayat yaşıyordu. Biz de asiyiz, bitliyiz ama okunan kitapların, gazetelerin, dergilerin, dinlenen müziklerin, yapılan tartışmaların yoğun olduğu bir evdi bizimkisi. Evimizi eşyalı tuttuğumuzdan dolayı evdeki ağır mobilyalar da bu havayı diri tutuyordu. Düşünün kocaman bir vitrin, camdan süs eşyaları, likör takımları, eski ahşap gardroplar, vazolar, eski kitaplar vs.
Sanırım apartmanda bizi seven tek aile dördüncü kattaki yaşlı çiftti. Saçımızı, sakalımızı, küpemizi, giyim ve yaşam tarzımızı garipsemeyen bir onları gördüm. Bu yaşlı çift her sabah saat yedi gibi kahvaltı ediyordu. Biliyorum, çünkü bir kaç kez davet edilmiştim. =)
Havalar ısınınca apartman önü oturmaları yüzünden kendimizi mayın tarlasında yürür bulurduk. Hele ki yanımızda sevgilimiz, yavşama aşamasında olduğumuz bir hatun veya normal bir kız arkadaşımız olmaya görsün;
-Gııız Neriman görüyon mu? Bak hele bak.. Bu, bunun yeni sevgilisi herhalde. Fis-kos, kos-fis..
-Edepsizler, çocuklarımızın ahlaklarını bozacaklar.. Şu saça bak, küpe de takmış..
Bu saygıdeğer apartman sakinlerimiz nedense, “Kalabak” suyu almaya çıktığımızda, bize karşı pek hoşgörülü ve güleryüzlü olabiliyorlardı. Kalabak suyunu bilmeyenler için hemen açıklayayım. Anlattıklarımın yaşandığı yer Eskişehir; ve Eskişehir’de insanlar içmek için, her sabah kamyonlarla kapılarının önüne gelen ve damacanalarla satılan “Kalabak” adlı suyu almaktalar. Apartman sakinlerinin suyu alırken ki iyiniyetleri, genç oluşumuz ve güçlü kaslarımızla o damacanaları kapılarının önüne kadar taşıyabilecek güce sahip olmamızdandı. Ulaaan.. Şimdi aklıma geldi; yoksa o yaşlı çift bizi ondan dolayı mı seviyordu? =)
Yazıyla alakasız yazı:
“Fatima Spar und die Freedom Fries” adında bir grupla tanıştım. Avusturyalı bu grubun şarkıları Jazz altyapısı üzerinde ve şarkılarının geneli Türkçe. Aha da buradan kurcalayabilirsiniz.
Görsel kaynağı: Burası
« Kitapların gücü | Isabelle Arsenault [illüstratör] »
Yorumlar













































Ben öğrencilik yıllarımda şahane bir apartmana denk gelmiştim, apartman Darülaceze gibiydi. Kandillerde eve helva börek yağardı. Tonton yaşlılar, her hareketimizi hoşgörüyle karşılardı. Sahibinden çok rahat bulmuştuk evi, eşyalı, ucuza.
Bu şansın verdiği özgüven ile yakın zamanda ev tutacak olan kız arkadaşıma yardım etmeye kalktım. Şehir alabildiğine tutucu, emlakçılara birlikte girip çıkıyoruz. Sürekli, evde iki kız öğrenci oturacak dediysek de emlakçılar beni gördükleri anda tırstılar. Sonunda aradan çekildim de tuttu evini.
Evden eve kazı yapmak da şahane fikirmiş, daha önce duymamıştım bu efsaneyi ki başroldeki de efsane olduğunu duyunca şaşırmış.
Fatima Spar und die Fries’ın albüm linkini zamanında bir arkadaşım göndermişti bana, o şekilde indirmiştim. Şimdi ulaşamadım ama o linke, yoksa buraya kopyalayacaktım. Herkes dinlemeli gerçekten çok hoş grup.
Heyy gidi hey!Yaa yazıyı okuyunca dalmış kalmışım öyle ekranda!
Üniversiteye ilk gittiğimde 3 ay boyunca,gündüz şehri görememiştim!İkinci öğretim okuduğum için ve ek kontenjandan girdiğim için ilk 3 ay sürekli şarap fıçısındaydım
İlk zamanlar;üniversite kazandık diye eş dost bir sürü para vermişti.Üniversiteye ilk gittiğim zamanlar Malrboro Light,1 ay sonra Kısa LM,2 Ay sonra Best,3 Ay sonra kısa samsun içmeye başladım!
Okumak lazım yeniden dünyaya gelip okumak lazım.Sonunda adamda olabilirsek ne güzel.En güzel şey bu üniversitede öğrencilik.
Vallahi arar oldum arar. O öğrencilikteki aç günlerimi dahi arar oldum. =)
Vallahi ben bitsin de kurtulayım derdindeyim şu an.(şafak 61)
Ha bittikten sonra özlersem de haybeye geçen tembel zamanları özlerim.(:
Sigara deyince aklıma da zehirliörümcek’in sıralaması gibi bir sıralama geldi.
Üni’yi kazandım.Kazandığım yaz uzun winson içtim.Okula başladım 6 ay meltem (mentollü) içtim.Sonra 2.sınıfta more içtim.3.sınıfta kafede çalışmaya başladım tekrar winston içtim.3.sınıfın sonunda da “parasızlıktan” sigarayı bıraktım.
-Merhaba!Adım Pitekantropus.1 yıldır temizim !
-Merhaba Pitekantropus !
Benim ilk ev sahibim avukattı, alt kattaki yobazlarla birbirimize girdiğimizde bizi koruyup onları mahkemeye gitmekle tehdit etmişti. İkincisi kontratı imzaladığımız gün “Erkek arkadaş falan getirebilirsiniz, bizim için problem değil. Sadece geç saatte parti yapmayın.” demişti. Zaten öğrenci muhitinde kaçınılmaz olanlara alışıklardı. Şimdi üçüncü evdeyim, bunun sahibi de İtalya’da. Karşı komşularımın bir grup konsomatris olduğundan şüpheleniyorum. Bir problem çıkarırlarsa kınamanın alasını alacaklarını bildiklerinden kimse kimseye karışmıyor. Ohh şanslı mıyım neyim
Şanslısınız… =)
yaw süpermiş bu blog…çok keyifliydi..okudum bi kaç yazını… fotoprofilindeki resimlerle de olayı bitirmişsin…walla tebrik ederim…
Bu Fatima Spar’a ben de Last.fm dinlerken denk gelmiştim.Gerçekten güzel coverlar yapıyorlar.Güzel bir Cumartesi sabahına başlarken bu tür şarkılar çok güzel gidiyor.
@emelsen
Beğendiğinize sevindim. Denetim bekleyen yorum görmek zaten güzel, bir de insanı onore eden bir çift kelamla güne başlamak doping gibi. Yorumunuz için teşekkür ederim.
öğrencilik ya zevkli meslek (:
şehir efsanesi de iyiymiş ama…