Kevaşe Serçe

kategori: Sav [Yazılar]
Buzcevheri yazmış, 19 yorum var,

 serce.jpg

Bugün bir serçe kuşu hayvanının hayatını kurtardım. Kendimi kahraman gibi görüyorum. Salak şey nasıl girmişse yan taraftaki binanın altında bulunan boş dükkana girivermiş. Dükkan dediğim iki katlı kocaman bir yer. Neyse anahtarda bizim hırdavatçı Şenol abideymiş. Aldım anahtarı, açtım kapıyı, başladım kuşu kovalamaya. “Kışt” diyorum olmuyor, “burdan buyurun” diyorum olmuyor. Bu kuş beyinliyi çıkaramadım bir türlü. Benden korkup camlara çarpıp duruyor. Ben de bu kuş hayvanını, telkinlerimle hipnotize ederek mallaştırdım. Sakin bir tonda sürekli “kuuuuş-kuuuuş” diyerekten yanına kadar sokuldum ve sonunda yakaladım lavuğu. “Belki de bir-iki gündür buradaydı; susamıştır bu kerata” diye düşünüp Şenol abinin dükkanda parmağımla su içirdim. Sonra uçsun diye elimi açtım; açtım açmasına da hayvan uçmuyor. Şoka girmiş besbelli. Bu seferde “uuuuçççç-uuuuççç” diyerekten telkinlere başladım ve başarılı oldum. Uçarak önümüzdeki ağaca kondu. Sonra iki serçe daha geldi kondu bunun yanına. Nasıl cıvıldaşıyorlar. Biz de Şenol abi ile yorum yapıyoruz:

B: Abi bak annesi falan herhalde? Nasıl seviniyorlar..
Ş: Olabilir.. Yok lan bak bu kuşlar senin kuşu düdüklüyor.. Hahahahaha..
B: Yok be abi.. Anaaa harbiden lan. Laaaayyyyn..

Ulaaa.. Görüyormusun besbelli kuşu mallaşmış gördüler ondan tiridine banıyorlar. Kevaşe de hiç oralı değil, hatta hoşlanıyor gibi. Lan biraz önce gebermeye yüz tutmuştun, bak şimdi o dal senin bu dal benim zevkten zevke uçuyorsun.

 Kendimi kahraman bir p.zevenk gibi hissediyorum.


Audrey yüzünden leblebiyle flört ettim

kategori: Sav [Yazılar]
Buzcevheri yazmış, 9 yorum var,

Özge arkadaşım yüze yakın film cd’sini, gelişigüzel bir şekilde naylon poşete atıp getirmiş. İki gündür kıyıda köşede duran poşete bir el attım; değişiklik yaparak erken bir saatte film izlemeye karar verdim. Perdeleri çekip monitörümü yatağa çevirip rastgele bir film seçtim. Büyük ihtimalle orjinal ismiyle alakası olmayan  üzerinde “Zengin Avcısı-CD 1″ yazanı çıkarıp bilgisayara taktım. Türkçe ismini çok tırt bulmama rağmen enfes filmler izlediğimi söyleyebilirim. Filmi ortalarına alarak saniyelik görsel testime tabi tuttum. Alt dudağı üst dudağından küçük olmasına rağmen güzel diyebileceğim bir kadın olan Audrey Tautou‘nun boncuk gibi gözlerini görünce filmi en başına alıp, yatağıma uzandım. Bir ara annemin odaya girip karnımın üstüne bir şey koyduğunu hissettim. Epey bir zaman sonra karnımın üstünde duran şeyin, bir kase dolusu kuruyemiş olduğunu fark ettim. İzlemekte olduğum film hiç tarzım değildi; ama kendimi öyle bir kaptırmışım ki kendi kendime güldüğümü ve ekrandaki şapşal aşıklara tebessüm ederek “aptal, salak şey, gerizekalı” gibisinden sözcüklerin ağzımdan çıktığını duydum. Vallahi ben, benim yalancısıyım. =) Bu tarz film izlemek arada iyi oluyormuş anlaşılan. Filmin sonlarına doğru ağzımda hoşlanmadığım bir tat hissettim. Şu yaşıma kadar kendisini gereksiz gördüğüm, kuruyemişler tartılırken ağırlık olsun diye konulduğunu düşündüğüm pek yemediğim sarı leblebinin ta kendisiydi bu. Nasıl kandırmıştı da ağzıma girmişti. Filmi paravan olarak kullanıp da ağzımın içinde  salınmıştı. Bu çilli sarışın az kaltak değilmiş hani..

audrey.jpg

Dipnot: Filmin orjinal ismi “Hors de prix” imiş. Bu da imdb sayfası.

 


Gözüme hoş gelenleri sizlerin gözüne sokmaya devam ediyorum. Tarzını çok hoş bulduğum bir illüstratör ablamızı sizinle tanıştıracağım. Kanada ve Amerika’da çok sayıda gazete ve dergiye çizen Kanadalı ablamız Isabelle Arsenault, düzenlenen birçok yarışmadan ödülleri kapmış; 2005 yılında da “Yılın İllüstratörü” ödülüne layık görülmüş. Çocuk kitaplarının kapakları için yaptığı illüstrasyonlarla da namını yedi düvele yaymış; ününü Türkiye’de yayma distrübütörlüğünüde ben üstleniyorum. { İllüstratör - distribütör ne kadar vasat iki kelime. }

isabellearsenault_2.jpg


Mazideki niyazi günler

kategori: Sav [Yazılar]
Buzcevheri yazmış, 10 yorum var,

Geçenlerde Cevval Portakal’ın bir yazısına yorum yazarken aklıma üniversite yıllarımın ilk senelerinde yaşadığım mahalle gelmişti. İnsanın üniversite hayatı uzun sürünce, ilk seneler dediği zaman baya baya bir mazi oluyor. Herneyse o zamanlar iki arkadaşla birlikte, okula yakın diye düşündüğümüz, oysa ki fizanda denilebilecek bir evde yaşamaktaydık. Yaşanılan mahalle apartmanlardan oluşan bir varoş, bir getto niteliğindeydi. Öğrencilerin de yoğun olarak yaşadığı bu semtte okumuş insan nüfusunu da yine bu gelip geçen öğrenciler oluşturmaktaydı. Öğrencilerin yaşam tarzı bu halk için aşırı uç, uçarı, kaçık, sapıkça geliyordu. Lakin ellerinden geldiğince de hoşgörülerinden taviz vermiyorlardı.

ftblog.jpg

Yaşadığımız apartmanda, bizim dışımızda iki dairede daha öğrenciler kalmaktaydı. Karşı dairemizde üç kız, iki kat üstümüzde de üç erkek öğrenci kalmaktaydı. Bu üç dairede yaşananlar apartmanın diğer sakinleri için en güzel dedikodu kaynağıydı. Bizler sayesinde hergün konuşabilecek birşeyler buluyorlardı.

Üstteki erkek öğrencilerden sadece ikisini hatırlayabiliyorum. Zaten bir tanesini unutmaya imkan yok. Kendisi güzel sanatlar fakütesinin sevimli delilerindendi. Lakabı “kelebek” olan bu çocuğun poposunun altına kadar uzanan dümdüz saçları vardı. Boyu deseniz kavak gibi.. Ama görüntüsünün tersine ortalıkta sürekli gülümseyerek, bütün gördüğü insanlara tebessüm ederek gezdiği için kendisine “kelebek” lakabı takılmıştı. Herkese içten bir şekilde “dostum” diyebiliyordu. Kışın üzerinden çıkarmadığı kot montunu yazın sıcağında da çıkarmayan bu arkadaşın, o upuzun saçlarını kestiği zamanı hatırlıyorum. O zamanlar benim de saçlar uzamaya yüz tutmuş, kulak mememi geçmiş; kendisine “Dostum, neden kestin saçlarını?” dediğimde o da bana, ”Dostum saçlarımı duvarımda asılı görmek istedim. Ben de onları önce ördüm, sonra da kesip duvarıma astım.” demişti. =) Bu arkadaş çizim konusunda da iyiydi. Evin tavanına Da vinci’den karalamalar yapmıştı.

Karşıdaki kız öğrencilere gelince onlara yönelik hatırladığım tek şey her gece erkek arkadaşlarıyla yaptıkları kavgalar ve kavga sonrası sevişmelerinin getirisi çığlıklardır herhalde. Sonuçta apartmanın duvarları kağıt gibi ve insan yellense yan dairedekiler duyabiliyordu. Bazen alt dairede yaşayan ailelerden rutin aralıklarla bizlere şikayete falan geliniyordu. Maksat dizginleri elden bırakmamak.

-Bu ne kardeşim altta insan var.
-Oha kardeşim, insan gibi debelenin. =)
-Ayıp oluyor arkadaşım, olan var olmayan var..
-Rica etsem daha sessiz sevişir misiniz..

Eee ne de olsa sütten dilleri yanmış. Şehirde yaşayan herkesin bildiği bir efsane var. Hikaye şöyle efendim:


Kitapların gücü

kategori: Gözbiti [sanat, tasarım, reklam]
Buzcevheri yazmış, 7 yorum var,

Vallahi elin oğlu çok yaratıcı. Böyle şeyler gördüğümde kıskançlığımdan çatlıyorum. Neden bu kadar kalas olduğuma da hayıflanıyorum. Sizlerde hayıflanasınız diye paylaşmadan da edemiyorum. Yok bende de yetenek var elbette, hatta mükemmel bir insanım [=)] ama böyle çalışmalara imrenmiyorum desem yalan olur. Dünkü “Ben Büyüyünce Çocuk Olacağım” başlığı altındaki görsellerle sulanan ağzımıza bir parmak bal daha çalalım.

power_of_book_3.jpg 


Kelimeler benden, hikaye sizden..

kategori: m!m
Buzcevheri yazmış, 6 yorum var,

dream.jpg 

Gerçek Düş

Elimdeki ucuz şarap şişesine baktım. Etiketinde ”Efes Güneşi” yazıyor. En sevdiğimden.. Tanrıların nektarı bu olmalı diye düşündüm. Şişenin dibinde uçuşan üzüm pozaları bana, beni anımsattı. Hayallerin bana oynadığı küçük oyunlarda oyuncak olmaktan, tecavüz edilen olmaktan sıkıldım. Bu şişe bitince prangalarımdan kurtulacağım.

Bir yudum daha aldım..

Pencereden dışarı bakmak için doğrulduğumda, sanki arkamda biri varmış gibi hissettim. Birinin sizi izlediğini sanırsınız ya.. İşte o duygu..

~~ Bak bakalım.. ~~

~~ Hayır.. Dönüp bakmamalısın! Ne de olsa hayallerin sana tuzak kurmaya bayılıyor. Merak etme orada hiçbir şey yok. ~~

Dönüp baktım. Kimse yoktu. Aslında olmayan şey, olacakların başlangıcıydı. Artık hayaller aleminde yitip gittiğim o düş nöbetlerim, o düşlerin gerçekliğini yaşıyan bu vücut; içtiğim bu son şarapla birlikte sonsuza dek tükenecek. 

Bir yudum daha aldım. Bu pencereyi de değiştirmeliyim diye düşündüm. Manzarası çok kötü. Binalar, yol, binalar ve yine binalar.. Düşlerden kurtulmak için gerçekliğin kan kırmızısı mürekkebiyle içimi tekrar doldurdum. Gerçekliğin pozaları artık içimde salınmakta. Gözlerimi kapatıp boynumu rahatlatmak için sağa sola salladığım sırada yumuşacık, buz gibi bir elin boynuma dokunduğunu hissettim. Ürkerek geriye döndüğümde, çırılçıplak güzel bir kadının muzip gülümsemesiyle karşılaştım.

-Ne o, sevişmek istemiyor musun?

Aynı kelimeleri kullanarak soruyu kendime sorduğumda verdiğim yanıt “kim istemez ki” oldu. Karşımda duran güzelliğin gerçekliğini sorguladığımda iki sonuca ulaştım:

Ya bu güzel kadın azgınlığını dizginleyemediğinden buraya kadar gelip, onu becermemi istedi, ya da tanrıların nektarı bir halta yaramadı ve ben yine düş görüyorum. Şarabında etkisiyle ilk düşüncemin peşinden giderek kadını tutup, kendime doğru hızlıca çekerek dudaklarına yapıştım. Bu azgın kadına karşı görevimi yerine getirmeliyim. Dilimin vasıtasıyla, damağımdaki ekşi gerçekliği kadına sundum. Karşılık olarak şehvet aldım. Ve ben istenileni verdim, kendimi..

Kendime geldiğimde geceden kalan üç boş şişe yanımda uzanmış yatıyordu. Ağzımda keskin bir ekşilik vardı. Tersi üzerine yattığım saçımın dipleri acıyordu. Zorlanarak doğruldum. Elimi koyduğum yerde ılık bir ıslaklık hissettim. Anlaşılan ateşli gece sırasında bir kaç şişeyi devirmişiz. Yan tarafıma dönüp azgın kadınıma baktım. Baktım.. Bak..

Bak.. tım..

Yüzünü örten saçları ve vücudunu örten çarşaf kızılımsı bir renge bürünmüş. Kadınımın kanlar içinde kalmış, çırılçıplak cansız bedenine baktım.

İşte asıl bunlar düş. Yine başladılar. Görmekte olduğum herşey düş.

Hızlıca uzanıp vıcık vıcık olan çarşafı, saatler öncesinde sıcacık olan fakat şimdi buz gibi soğuk bedenin üzerinden sıyırdım. Sıyırmamla birlikte dün gece içtiğim onca şarabın sıcaklığını vücudumda hissettim. Karşılaştığım manzara karşısında bir süre nefes alamadım. Pembe salyam ağzımdan aşağı doğru aktı.

“Bütün bunlar düş”

Bir ekmek bıçağı kadının tam orasına saplanmış ve kadının cinsel organını kıyma haline getirmiş.

“Bütün bunlar düş.”

Ağzımı silip, derin derin nefes aldım. Doğrulmaya çalıştığım sırada bir şey hareket etti. Kadının cansız elinin oynadığını sandım.

~~ Ne de olsa hayallerin sana tuzak kurmaya bayılıyor. ~~ 

Gözlerimi kapattım. Ayılmam lazım. Ayılmam lazım. Hepsi düş.. Gözlerimi açtım.

Karşımda muzip gülümsemesiyle kadınımı gördüm. Sabit bakan bakışları ve ifadesiz yüzüyle tam karşımda, capcanlı.  

- Ne o, sevişmek istemiyor musun?

Eliyle beni göstererek kahkaha atmaya başladı. Derinden gelen ve iğrenç bir kahkaha. Daha sonra kafasını aşağıya, görmemi istediği yere doğru eğdi. Bakışlarım da ona uyum sağladı. Çıplak bedeni hala kan içindeydi ve zevk kapısında saplı olan bıçak da yerli yerinde duruyordu. Gülümsemesini bozmadan bıçağı sapından tutup çekip çıkardı. Olan hiçbirşeye inanamayan ben, öylece bakıyordum. Elindeki bıçaktan bir damla kan yere düştü. O kadar yavaş düşüyordu ki; o yere düştüğünde, kadınımın bıçağı hızlıca bana doğru savurduğunu gördüm. Bacaklarımın arasında çok güçlü bir acı hissettim.

“Bütün bunlar kahrolası, lanet bir düş.”

Duyduğum acıya rağmen kadının kafasını tutup sertçe duvara vurdum. Vurdum, vurdum, vurdum, vurdum.. Kafasını her duvara vuruşumda savrulan saçlarıyla beyaz duvarımı kızıla boyadım. Kaç kez vurduğumu hatırlamıyorum. Durduğumda nefes nefese kalmıştım. Ama o.. Ama o.. O iğrenç boş bakışıyla ve kafası dağılmış bir şekilde hala bana bakarak sırıtıyordu. Elini güçlükle kaldırıp parmağıyla bıçağı sapladığı yeri gösterdi. 

Bu lanet fahişe bıçağı gerçekten bacaklarımın arasına saplamış. Bu korkunç acı düş olamayacak kadar gerçekti.

Kafamı sabit tutamadım ve zemine doğru yığıldım. Yarı açık gözlerim celladımı aradı. Bakışlarım bulanıklaştı. Gözlerimi aralamaya çalıştım ve herşeyin nedeni olan o kancığı görmeye çalıştım.

Yoktu..  Ve hatta kanıyla boyadığım o duvar, yeni boyanmış gibi tertemizdi. Gözlerim tekrar kapandı.

“Bütün bunlar düş.”

İçime girmiş olan bıçağın sapını güçlükle kavramaya çalıştım. Beni beceren, kadınlığıma giren, vajinamdaki o kanlı bıçağı..

- Tanrıların nektarı bir halta yaramıyormuş. Ve ben…

-son-

Beğendiniz mi bilmem ama yukarıda okuduğunuz hikayeyi bir anda yazıverdim. Çünkü blog aleminde savrulan bir mim dalgasına da  ben neden olmak istedim ve yukarıdaki hikayeyi yazdım. Peki hikayenin mim ile ne alakası var? Efendim mimiz şöyle oluyor:

Şimdi size seçtiğim beşer kelimeyi sunacağım ve sizde içinde bu kelimelerin geçtiği bir hikaye yazacaksınız. Olayımız bundan ibaret. Seçtiğim herkesin kelimeleri farklı olacak. Şimdi gelelim kurbanlara ve kelimelerine..

1- Öykü yazdığını bildiğimiz Cevvalportakal ilk mim kurbanımız.
Kelimeleri: Pikap, raptiye, jartiyer, bisiklet ve tuvalet fırçası

2- Mimlere baktığını yeni farkettiğim ve inanılmaz bir hikaye yazacağını düşündüğüm PuCCa ikinci mimcimiz.
Kelimeleri: Rüzgar, bal, çivi, gelinlik, lağım, mutluluk

3- Üçüncü mimcimiz, blogumu ziyaret ettmesiyle yeni tanıdığım, yel değirmenleriyle savaşan kahramanın çingene aşkı Dulsinya olsun.
Kelimeleri: Kabız, sarmaşık, tırnak, mavi, mektup

4- Vakit bulursa yazacağı hikayesini okumaktan zevk alacağım son kişi de Babil‘dir.
Kelimeleri: Silah, köpek, makas, yağmur, yeşil

Aslında daha çok kişinin hikayesini dinlemek isterim ama bu kadarı kafi diyelim. Mim gönderilen kişiler yazmak zorunda değiller, ama yazdıklarını okumaktan zevk alacağımı bilmelerini isterim. Sınırlandırıcı bir mim olduğunu düşünsem de, yazmalarını istediğim kişilerin kapasiteleri bu sınırı altüst edecek kıvamdadır. Haydi kolay gelsin..


Aşağıdaki görsellerin ne amaçla yapıldığını, ya da ana kaynağı ne bilmiyorum. Lakin her çocuğun oyun oynarken neler hayal ettiğini, neler hissettiğini somutlaştıran çok güzel bir çalışma olmuş. Çocukken elimize aldığımız plastik tabancanın sadece “dıkşın dıkşın” olmadığını tekrar hatırlattı.

being_kid_7.jpg 




Kapat
E-posta ile paylaş