across_the_universe.jpg

Ankara’dan kaçış yerim olan eski evim Eskişehir,  benim için  film festivali düzenler de gitmez miyim? Popozademi hemen sinema salonuna soktum. Çok fazla film olmasına rağmen hepsini izleyemeyecek olan bendeniz, iyi bir tercih yaparak arkadaşlarla birlikte, The Beatles’ın 30 küsür şarkısı üzerine yazılı senaryosuyla ”Across The Universe” adlı müzikal filme gitmeyi uygun bulduk. The Beatles delisi biri olarak film hem kulağıma, hem de gözlerime hitap etti. Ana karakter Jude’un sahilde söylediği şarkıyla filme değil başka bir boyuta giriş yaptım.

“is there anybody listen to my story
all about the girl who came to stay”

The Beatles sevenlerin, 133 dakikanın nasıl geçtiğini anlamayacağı filmde, bir sirk sahnesi var ki gözleriniz için bir nevi görsel mastürbasyon. Herkesten çok The Beatles sevenleri tatmin edeceğini düşündüğüm bir film. Şahsen ben doyuma ulaştım.

Filmin sitesi - IMDB

  • bodytext
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • del.icio.us
  • TwitThis
  • Facebook
  • E-mail this story to a friend!

Kevaşe Serçe

 serce.jpg

Bugün bir serçe kuşu hayvanının hayatını kurtardım. Kendimi kahraman gibi görüyorum. Salak şey nasıl girmişse yan taraftaki binanın altında bulunan boş dükkana girivermiş. Dükkan dediğim iki katlı kocaman bir yer. Neyse anahtarda bizim hırdavatçı Şenol abideymiş. Aldım anahtarı, açtım kapıyı, başladım kuşu kovalamaya. “Kışt” diyorum olmuyor, “burdan buyurun” diyorum olmuyor. Bu kuş beyinliyi çıkaramadım bir türlü. Benden korkup camlara çarpıp duruyor. Ben de bu kuş hayvanını, telkinlerimle hipnotize ederek mallaştırdım. Sakin bir tonda sürekli “kuuuuş-kuuuuş” diyerekten yanına kadar sokuldum ve sonunda yakaladım lavuğu. “Belki de bir-iki gündür buradaydı; susamıştır bu kerata” diye düşünüp Şenol abinin dükkanda parmağımla su içirdim. Sonra uçsun diye elimi açtım; açtım açmasına da hayvan uçmuyor. Şoka girmiş besbelli. Bu seferde “uuuuçççç-uuuuççç” diyerekten telkinlere başladım ve başarılı oldum. Uçarak önümüzdeki ağaca kondu. Sonra iki serçe daha geldi kondu bunun yanına. Nasıl cıvıldaşıyorlar. Biz de Şenol abi ile yorum yapıyoruz:

B: Abi bak annesi falan herhalde? Nasıl seviniyorlar..
Ş: Olabilir.. Yok lan bak bu kuşlar senin kuşu düdüklüyor.. Hahahahaha..
B: Yok be abi.. Anaaa harbiden lan. Laaaayyyyn..

Ulaaa.. Görüyormusun besbelli kuşu mallaşmış gördüler ondan tiridine banıyorlar. Kevaşe de hiç oralı değil, hatta hoşlanıyor gibi. Lan biraz önce gebermeye yüz tutmuştun, bak şimdi o dal senin bu dal benim zevkten zevke uçuyorsun.

 Kendimi kahraman bir p.zevenk gibi hissediyorum.

  • bodytext
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • del.icio.us
  • TwitThis
  • Facebook
  • E-mail this story to a friend!

Özge arkadaşım yüze yakın film cd’sini, gelişigüzel bir şekilde naylon poşete atıp getirmiş. İki gündür kıyıda köşede duran poşete bir el attım; değişiklik yaparak erken bir saatte film izlemeye karar verdim. Perdeleri çekip monitörümü yatağa çevirip rastgele bir film seçtim. Büyük ihtimalle orjinal ismiyle alakası olmayan  üzerinde “Zengin Avcısı-CD 1″ yazanı çıkarıp bilgisayara taktım. Türkçe ismini çok tırt bulmama rağmen enfes filmler izlediğimi söyleyebilirim. Filmi ortalarına alarak saniyelik görsel testime tabi tuttum. Alt dudağı üst dudağından küçük olmasına rağmen güzel diyebileceğim bir kadın olan Audrey Tautou‘nun boncuk gibi gözlerini görünce filmi en başına alıp, yatağıma uzandım. Bir ara annemin odaya girip karnımın üstüne bir şey koyduğunu hissettim. Epey bir zaman sonra karnımın üstünde duran şeyin, bir kase dolusu kuruyemiş olduğunu fark ettim. İzlemekte olduğum film hiç tarzım değildi; ama kendimi öyle bir kaptırmışım ki kendi kendime güldüğümü ve ekrandaki şapşal aşıklara tebessüm ederek “aptal, salak şey, gerizekalı” gibisinden sözcüklerin ağzımdan çıktığını duydum. Vallahi ben, benim yalancısıyım. =) Bu tarz film izlemek arada iyi oluyormuş anlaşılan. Filmin sonlarına doğru ağzımda hoşlanmadığım bir tat hissettim. Şu yaşıma kadar kendisini gereksiz gördüğüm, kuruyemişler tartılırken ağırlık olsun diye konulduğunu düşündüğüm pek yemediğim sarı leblebinin ta kendisiydi bu. Nasıl kandırmıştı da ağzıma girmişti. Filmi paravan olarak kullanıp da ağzımın içinde  salınmıştı. Bu çilli sarışın az kaltak değilmiş hani..

audrey.jpg

Dipnot: Filmin orjinal ismi “Hors de prix” imiş. Bu da imdb sayfası.

 

  • bodytext
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • del.icio.us
  • TwitThis
  • Facebook
  • E-mail this story to a friend!

Gözüme hoş gelenleri sizlerin gözüne sokmaya devam ediyorum. Tarzını çok hoş bulduğum bir illüstratör ablamızı sizinle tanıştıracağım. Kanada ve Amerika’da çok sayıda gazete ve dergiye çizen Kanadalı ablamız Isabelle Arsenault, düzenlenen birçok yarışmadan ödülleri kapmış; 2005 yılında da “Yılın İllüstratörü” ödülüne layık görülmüş. Çocuk kitaplarının kapakları için yaptığı illüstrasyonlarla da namını yedi düvele yaymış; ününü Türkiye’de yayma distrübütörlüğünüde ben üstleniyorum. { İllüstratör - distribütör ne kadar vasat iki kelime. }

isabellearsenault_2.jpg

  • bodytext
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • del.icio.us
  • TwitThis
  • Facebook
  • E-mail this story to a friend!

Mazideki niyazi günler

Geçenlerde Cevval Portakal’ın bir yazısına yorum yazarken aklıma üniversite yıllarımın ilk senelerinde yaşadığım mahalle gelmişti. İnsanın üniversite hayatı uzun sürünce, ilk seneler dediği zaman baya baya bir mazi oluyor. Herneyse o zamanlar iki arkadaşla birlikte, okula yakın diye düşündüğümüz, oysa ki fizanda denilebilecek bir evde yaşamaktaydık. Yaşanılan mahalle apartmanlardan oluşan bir varoş, bir getto niteliğindeydi. Öğrencilerin de yoğun olarak yaşadığı bu semtte okumuş insan nüfusunu da yine bu gelip geçen öğrenciler oluşturmaktaydı. Öğrencilerin yaşam tarzı bu halk için aşırı uç, uçarı, kaçık, sapıkça geliyordu. Lakin ellerinden geldiğince de hoşgörülerinden taviz vermiyorlardı.

ftblog.jpg

Yaşadığımız apartmanda, bizim dışımızda iki dairede daha öğrenciler kalmaktaydı. Karşı dairemizde üç kız, iki kat üstümüzde de üç erkek öğrenci kalmaktaydı. Bu üç dairede yaşananlar apartmanın diğer sakinleri için en güzel dedikodu kaynağıydı. Bizler sayesinde hergün konuşabilecek birşeyler buluyorlardı.

Üstteki erkek öğrencilerden sadece ikisini hatırlayabiliyorum. Zaten bir tanesini unutmaya imkan yok. Kendisi güzel sanatlar fakütesinin sevimli delilerindendi. Lakabı “kelebek” olan bu çocuğun poposunun altına kadar uzanan dümdüz saçları vardı. Boyu deseniz kavak gibi.. Ama görüntüsünün tersine ortalıkta sürekli gülümseyerek, bütün gördüğü insanlara tebessüm ederek gezdiği için kendisine “kelebek” lakabı takılmıştı. Herkese içten bir şekilde “dostum” diyebiliyordu. Kışın üzerinden çıkarmadığı kot montunu yazın sıcağında da çıkarmayan bu arkadaşın, o upuzun saçlarını kestiği zamanı hatırlıyorum. O zamanlar benim de saçlar uzamaya yüz tutmuş, kulak mememi geçmiş; kendisine “Dostum, neden kestin saçlarını?” dediğimde o da bana, ”Dostum saçlarımı duvarımda asılı görmek istedim. Ben de onları önce ördüm, sonra da kesip duvarıma astım.” demişti. =) Bu arkadaş çizim konusunda da iyiydi. Evin tavanına Da vinci’den karalamalar yapmıştı.

Karşıdaki kız öğrencilere gelince onlara yönelik hatırladığım tek şey her gece erkek arkadaşlarıyla yaptıkları kavgalar ve kavga sonrası sevişmelerinin getirisi çığlıklardır herhalde. Sonuçta apartmanın duvarları kağıt gibi ve insan yellense yan dairedekiler duyabiliyordu. Bazen alt dairede yaşayan ailelerden rutin aralıklarla bizlere şikayete falan geliniyordu. Maksat dizginleri elden bırakmamak.

-Bu ne kardeşim altta insan var.
-Oha kardeşim, insan gibi debelenin. =)
-Ayıp oluyor arkadaşım, olan var olmayan var..
-Rica etsem daha sessiz sevişir misiniz..

Eee ne de olsa sütten dilleri yanmış. Şehirde yaşayan herkesin bildiği bir efsane var. Hikaye şöyle efendim:

  • bodytext
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • del.icio.us
  • TwitThis
  • Facebook
  • E-mail this story to a friend!


Copyright © buzcevheri.com 2007-08 WordPress'in desteğiyle. Ayrıca, çamasır suyu ile yıkanmış skD Theme kullanılmıştır.