Tabula rasa beyin
Yazılarını severek okuduğum sevgili aydan atlayan kedi bir yorumunda beynimin frontal lobundaki nöronları gıdıkladı. Zihninde fazlaca çer-çöp biriktiğine dair birşeyler demiş. Ben de bu vesileyle kendime dair trajikomik bir olayı anlatmak istedim.
Not: Aşağıdaki yazıda türlü edebi sanatları kullanmış olabilirim, ama hiç birinde en ufak bir mübalağa yoktur.
Efendim şimdi buzcevheri’nin beyni acayip bir yapıya sahipti. Bu gudiğin zehir gibi bir hafızası vardı. Geçmiş zamanlı konuşuyorum çünkü artık babayı yemiş vaziyette. Neyse bir zamanlar ineklik yolunda azimle otlayan üniversiteli bir öğrenci olarak üniversitenin ilk yıllarında gayet möö idim. Şöyle ki; bir ay boyunca günde 12 saat ders çalışabilme kapasitemle denyonun tekiydim. Hatta devlet memuru gibi saat dilimleri arasında yaşıyordum. Sabah 8:00 uyanma, 8:30 evden çıkıp kampüsteki kafede günün gazetesini hatmetme. ve kahvaltı yapma. O gazetenin ekonomi ve spor dışındaki bütün yazılarını saat 10:00′a kadar okuyup, saat 10:00 olunca, o koca kütüphanede her zaman oturduğum yerde ders çalışıyor olurdum. Sigara, yemek ve tuvalet ihtiyacı dışında gece 22:00′ye kadar o masada ders çalışırdım. Histerik öküzün tekiydim anlayacağınız. Velhasıl gel zaman git zaman bir sabah uyandığımda üzerimde bir hafiflik hissettim. Gece çıplak uyumamdan falan kaynaklanmıyordu bu, böyle daha derinlerde içimde bir yerlerde. (Burada lafı bir tarafından anlayan okuyucuya ZOTARANK diyorum.) O muhteşem gri hücrelerimin, o hafızamın yerinde yeller esiyordu. O zehir gibi beyin bir anda bomboş olmuş, sanki tabula rasa. Herşeyi unutmadım elbet lakin hafızamın kendine format attığına şüphe yoktu. Anlayacağınız çok çalışmaktan kafa sürmenaj olmuştu. Artık hiç birşeyi aklımda tutamıyordum. O kadar komik şeyleri unutuyordum ki etrafımdaki insanlar bana inanmıyor, şaka yaptığımı sanıyorlardı. Bir dönem memento hesabı vücudumun her yeri yazılarla, ufak ufak aldığım notlarla doldu. Hastaneye falan hiç gitmedim. Sanki bunu istiyormuşum, hep bugünü bekliyormuşum gibi bir rahatlık, bir tatlı huzur bedenimi sardı. Zaten çok zorda kalmadıkça doktora gitmem ve ilaç kullanmam. Böyle ayrı bir manyaklığım da vardır ya o da başka bir yazının konusu olsun.
Neyse üniversitenin 2. senesinin ortalarında olan bu olay neticesinde bende ne ders kaldı, ne okul. Hazır ailemle de o dönemler aram bozuk, hatta pek konuşmuyoruz, fırsat bu fırsat deyip buzcevheri işi bir güzel serseriliğe vurdu. Hukuk fakültesi gibi bir bölümde okuyup da hafıza yetisi olmayan bir adam olarak okula gitmeyi kestim. Devam zorunluluğunun olmaması da işimi kolaylaştırdı. Velhasıl yaklaşık 3 sene üniversitede okuyor gözüküp, eğitime dair hiç bir halt yemedim. (O döneme ait FF’lerle dolu transkriptimi hiç efor sarfetmeden, hiç terlemeden kazandım, onunla mutluyum, gururluyum.) Yaptığım şeyin insanların gözünde iyi birşey olmadığının farkındayım ama, banane ulen insanlardan. Bu benim hayatım. (Bu yaptıklarımın sadece aileme zarar verdiği su götürmez bir gerçek, orası da bana kalmış bir ayıp olsun.)
Kendime yeni bir hayat felsefesi benimsemiştim. Felsefem şuydu:
“İleride bakmak için ufak ufak pusulalarımı cebime koymalıyım. Bir b.k varsa onun tadına bakmış olmalıyım.”
Efendim öyle de oldu. 7 yıllık üniversite hayatım boyunca yemediğim bir halt kalmadı. Bu sırada beynim de inceden kendine geliyordu. Okulu bitirmem gerektiği kanati nasıl olduysa hasıl olunca fetret devrime noktamı koyup tekrardan vizelere-finallere girmeye başladım. Lakin onca sene sonra bu sefer de bendeniz adapte olamadım. Okuldan atılma öngörüsü heryerimi sarmışken son kez ders çalışmayı denedim. Nasıl olduğuna dair hiç bir fikrim yok ama, bir senede 19 ders verince okuldan atılma muhabbeti de ortadan kalktı. Hala nasıl onca ders verdiğimi çözemedim. Çünkü hukuk fakültesi sınavlarını geçmek benim gibi sınavdan bir gün önce ders çalışmakla olacak şey değil. Nasıl oldu, ne ettim bilmiyorum. Neyse bitti sonuçta şimdi sıra hayatın benden alacağı intikamda.
Ulan hayat! Sen mi büyüksün, ben mi? …….. ……. senin.
Yazıyla alakasız yazı:























16 Haziran 2008 saat 22:53
Sana inanamıyoum buzcevheri’m yhaa bu işi nasıl başardığını çözüp yeni nesillere anlatmalısın:)bir senede ondukuz ders kolay değil yani.bunun altında bir bit yeniği olmalı ya zehir gibi zekan geri döndü ya da (yadasını sen söyle naptınn):D:D
17 Haziran 2008 saat 06:07
Benden bahsediyor bu yazı. Hayatımı benden izinsiz kaleme almış bu avukat. Avukatımı çağırın bana! Ç)
Ya şu alakasız yazıları alakalı yazsana ayrıca. Gözlerim bozulacak….
17 Haziran 2008 saat 09:49
Hocam harbiden he! Merve haklı bunu anlatmalısın! Yanlız bu aileye zarar vermek olayı olmasa; hep üniversite okumak lazım gerisi boş
17 Haziran 2008 saat 15:12
“İleride bakmak için ufak ufak pusulalarımı cebime koymalıyım. Bir bok varsa onun tadına bakmış olmalıyım.”
17 Haziran 2008 saat 17:26
Çocukluğumdan beri ben de düğüne gitmedim yav, hiç de eksikliğini hissetmemişim. Şimdi okuyunca bir düşündüm, anca öyle farkedebildim. Düğünlerin olduğu gibi kalmış olmaları bir nebze şaşırtıcı ama kalmasalar, çağa ayak uydursalar çok daha şaşırtıcı bir sonuç elde edilirdi bence. Galiba en sağlıklısı olmuş.
Üniversite yıllarımda benzer bir ruh haline bir güruh ile birlikte bürünmüştüm. Nasıl bir mankafaysam veya nasıl kendimi kaptırmışsam tüm güruhtan geç mezun olabildim.
17 Haziran 2008 saat 20:10
Yahu ben de bir sabah uyansam da bu kent çöplüğü hafızamı dün geceki çöpçüler alıp götürmüş olsa.
Bir tabula rasa ferahlığı duysam da yeniden yazsam o boş levhaya bi dolu şey ama bu sefer saçmalamadan, şöyle efendi efendi
18 Haziran 2008 saat 09:18
Şu an benim yaşadıklarım gibi…
18 Haziran 2008 saat 12:59
Gelenler elden gidiyor ama giden bi daha geri gelmiyo be hocam. Zeka sadece derssel anlamda gittiyse ne mutlu. Zaten genel olarak bi yığın bilgi çöplüğü. Beynin bu saçmalıkları her hafta başı temizlik yapan bi ev hanımı titizliğinde yok edivermiş bi gecenin sonunda. shift+del ve üzerine gerekli cillop veriler koyulacak mis gibi arıtılmış bi alan
18 Haziran 2008 saat 23:26
@merve(mj)
dedim ya nasıl oldu bilmiyorum oldu işte. =)
@Recep Hilmi Tufan
EHue… Ben kitapların altındaki dipnotları çok seviyorum. O yazı fontunun küçüklüğünüde o yüzden seviyorum. Ama ne de olsa bunu sizler okuyorsunuz o yüzden bundan sonra biraz daha büyük yapacağım.
@ZehirliÖrümcek
Öğrencilik gibisi mi var ya.. Miss…
@Dem
Merhaba dem naber? =)
@Cevval Portakal
Cevvalim ya benim gibi gitmek zorunda olduğun bir düğünse git yoksa hiç gitme aşırı bunaltıyor..
@Taylanov
Sen de mi taylanov?
@aydan atlayan kedi
Dediğin gibi olsa amenna. Ama benim ki gibi olay olmasın size.
@Deli Profesör
Ya gidenler umrumda değil de sonradan kronikleşen bir hafızada tutamama sorunu peydahlandı. O kötü işte…
19 Haziran 2008 saat 21:40
annem ben lisedeyken sürmenaj olmamdan korkardı. ben de onu uydurma bir hastalık sanırdım. demek gerçekmiş. doktoramın sürünen 5. senesinde şimdi annemler, hocam, arkadaşlarım ders çalışma ihtimalini sever hale geldiler. adı ders çalışmak bile olsa demek ki heycanlar zamanla yitiriliyormuş.
22 Haziran 2008 saat 11:49
dediğin değişim 21 yaş civarında oluyor galiba. Bişiy var o dönemlerde… bana da insanların duygularını ‘anlama’ kabiliyeti geliverdi 6 ay içinde mesela.
bundan evvel acımasız, nobran, vurdum duymaz, kimseyi önemsemez bişiyken birden kırılganımsı, milleti önemseyen, sevgi yumağı olmaya meyilli bi yapıya büründüm. Kendi kendine oldu ve hiç memnun değilim. Ah nerde O eski artificial’lar.. 20 sene onunla yaşadım ve sebep yokken boşandık… neyse.. önümüzdeki maçlara bakcaz artık.
24 Haziran 2008 saat 06:23
Hiçbir zaman inek olmadım ama hep inek muamelesi gördüm.İnsanlara hak veriyorum tabi hayatları boyunca üniversiteye girdiğinde 16 yaşında olan bir insan görmemişlerdi.(:
Düğünlere gelecek olursak memleketim çok küçük bir yer.Ve oranın da yerlisi olunca yazın 2 günde 1 bir tandığın düğünü olur.Allah’tan 4-5 senedir yazları ortalarda olmuyorum yoksa bu düğün dalgası beni de vuracaktı.Ama arkadaşlarla falan giderseniz tanımadığınız bir düğüne onun tadı hiçbirşeyde yok.Sürekli bedava kavurma,mezeler ve sınırsız içki.Hele köy düğünüyse hizmette kusur olmaz. (: