Konum > Anasayfa /

| RSS

So Fell Autumn Rain

26 Ağustos 2008 | 9 Yorum | Kategori: Sav, izlencekşey

Öğrencilik yıllarımın son demlerindeki ev arkadaşlarımla zamanın sayısız anını iğfal edip, eğlenceli anılar silsilesine katmıştık. Mesela tuvalete kocaman bomboş bir karton asmıştık, yanına da bir kalem. Tuvalete giren herkes oraya istediğini karalıyor, yazıyor çiziyordu.. Gizlimiz saklımız orada kelimelere, karikatürlere dönüşüyordu. Ne geyikler çevrilir, ne edepsizlikler, ne atışmalar yapardık orada. Birbirimizi acımasızca piç ederdik. Bu icat yüzünden kenefe giren herkes olayları hatırladığı için mevzular yenilenir, tekrar tekrar uzar giderdi..  Misafir popolar, kenefteki açık görüş günlerinde bir güzel eğlenirlerdi. Kendimizi elaleme madara ederdik anlayacağınız. Keşke saklasaymışız o kartonları..

O zamanlarda dinlediğim şarkılardan biri ev arkadaşım Coro’nun hoşuna gitmiş; arada bir çaldırıp duruyordu. Şarkı Lake of Tears adlı grubun en bilindik şarkılarından So Fell Autumn Rain. Tabi bizim Coro, şarkının adını biraz farklı telafuz ederek, heladaki eğlenceliğimize bir nebze olsun katkı sağlamıştı:

SoFolOtrumReyn :lol:

İşte o şarkı:

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Arkadaşım Coro ve deviantart sayfası..

(özledim hergeleyi, o günleri..)

Yazıyla Alakasız Yazı:

Daha önceki şu yazımda EATPES adlı siteden bahsetmiştim. Başarılı ve eğlenceli stop motion işlere imza atıyorlar. İşte sonuncusu:

Etiketler: , , , , , , , ,

Tabula rasa beyin

16 Haziran 2008 | 12 Yorum | Kategori: Sav

Yazılarını severek okuduğum sevgili aydan atlayan kedi bir yorumunda beynimin frontal lobundaki nöronları gıdıkladı. Zihninde fazlaca çer-çöp biriktiğine dair birşeyler demiş. Ben de bu vesileyle kendime dair trajikomik bir olayı anlatmak istedim.

Not: Aşağıdaki yazıda türlü edebi sanatları kullanmış olabilirim, ama hiç birinde en ufak bir mübalağa yoktur.

Efendim şimdi buzcevheri’nin beyni acayip bir yapıya sahipti. Bu gudiğin zehir gibi bir hafızası vardı. Geçmiş zamanlı konuşuyorum çünkü artık babayı yemiş vaziyette. Neyse bir zamanlar ineklik yolunda azimle otlayan üniversiteli bir öğrenci olarak üniversitenin ilk yıllarında gayet möö idim. Şöyle ki; bir ay boyunca günde 12 saat ders çalışabilme kapasitemle denyonun tekiydim. Hatta devlet memuru gibi saat dilimleri arasında yaşıyordum. Sabah 8:00 uyanma, 8:30 evden çıkıp kampüsteki kafede günün gazetesini hatmetme. ve kahvaltı yapma. O gazetenin ekonomi ve spor dışındaki bütün yazılarını saat 10:00′a kadar okuyup, saat 10:00 olunca, o koca kütüphanede her zaman oturduğum yerde ders çalışıyor olurdum. Sigara, yemek ve tuvalet ihtiyacı dışında gece 22:00′ye kadar o masada ders çalışırdım. Histerik öküzün tekiydim anlayacağınız. Velhasıl gel zaman git zaman bir sabah uyandığımda üzerimde bir hafiflik hissettim. Gece çıplak uyumamdan falan kaynaklanmıyordu bu, böyle daha derinlerde içimde bir yerlerde. (Burada lafı bir tarafından anlayan okuyucuya ZOTARANK diyorum.) O muhteşem gri hücrelerimin, o hafızamın yerinde yeller esiyordu. O zehir gibi beyin bir anda bomboş olmuş, sanki tabula rasa. Herşeyi unutmadım elbet lakin hafızamın kendine format attığına şüphe yoktu. Anlayacağınız çok çalışmaktan kafa sürmenaj olmuştu. Artık hiç birşeyi aklımda tutamıyordum. O kadar komik şeyleri unutuyordum ki etrafımdaki insanlar bana inanmıyor, şaka yaptığımı sanıyorlardı. Bir dönem memento hesabı vücudumun her yeri yazılarla, ufak ufak aldığım notlarla doldu. Hastaneye falan hiç gitmedim. Sanki bunu istiyormuşum, hep bugünü bekliyormuşum gibi bir rahatlık, bir tatlı huzur bedenimi sardı. Zaten çok zorda kalmadıkça doktora gitmem ve ilaç kullanmam. Böyle ayrı bir manyaklığım da vardır ya o da başka bir yazının konusu olsun.

Neyse üniversitenin 2. senesinin ortalarında olan bu olay neticesinde bende ne ders kaldı, ne okul. Hazır ailemle de o dönemler aram bozuk, hatta pek konuşmuyoruz, fırsat bu fırsat deyip buzcevheri işi bir güzel serseriliğe vurdu. Hukuk fakültesi gibi bir bölümde okuyup da hafıza yetisi olmayan bir adam olarak okula gitmeyi kestim. Devam zorunluluğunun olmaması da işimi kolaylaştırdı. Velhasıl yaklaşık 3 sene üniversitede okuyor gözüküp, eğitime dair hiç bir halt yemedim. (O döneme ait FF’lerle dolu transkriptimi hiç efor sarfetmeden, hiç terlemeden kazandım, onunla mutluyum, gururluyum.) Yaptığım şeyin insanların gözünde iyi birşey olmadığının farkındayım ama, banane ulen insanlardan. Bu benim hayatım. (Bu yaptıklarımın sadece aileme zarar verdiği su götürmez bir gerçek, orası da bana kalmış bir ayıp olsun.) 

Kendime yeni bir hayat felsefesi benimsemiştim. Felsefem şuydu:

“İleride bakmak için ufak ufak pusulalarımı cebime koymalıyım. Bir b.k varsa onun tadına bakmış olmalıyım.”

Efendim öyle de oldu. 7 yıllık üniversite hayatım boyunca yemediğim bir halt kalmadı. Bu sırada beynim de inceden kendine geliyordu.  Okulu bitirmem gerektiği kanati nasıl olduysa hasıl olunca fetret devrime noktamı koyup tekrardan vizelere-finallere girmeye başladım. Lakin onca sene sonra bu sefer de bendeniz adapte olamadım. Okuldan atılma öngörüsü heryerimi sarmışken son kez ders çalışmayı denedim. Nasıl olduğuna dair hiç bir fikrim yok ama, bir senede 19 ders verince okuldan atılma muhabbeti de ortadan kalktı. Hala nasıl onca ders verdiğimi çözemedim. Çünkü hukuk fakültesi sınavlarını geçmek benim gibi sınavdan bir gün önce ders çalışmakla olacak şey değil. Nasıl oldu, ne ettim bilmiyorum. Neyse bitti sonuçta şimdi sıra hayatın benden alacağı intikamda.

Ulan hayat! Sen mi büyüksün, ben mi? ……..   ……. senin.

Yazıyla alakasız yazı:

Efendim haftasonu bizim katip Ali Abi’nin oğlu evleniyordu; düğünü için düğün salonuna gittim. Düğünlerden ve buna benzer etkinliklerden nefret ediyorum ama çocukluğumdan beri düğün salonuna gitmemiş olduğumdan eskiyi merakla  kendimi düğün salonuna attım. Onca yıl geçmesine rağmen düğün salonları hiç değişmemiş efendim. O mekanlar kesinlikle bir curcuna için dizayn edilmiş. Masalar, ve o güzide masa örtüleri, tahta sandalyeler, küçücük bir sahne ve tepede dönen parlak disko topu. Şaka gibi bir yer. Kalabalığın içerisinde oradan oraya koşuşturan fırlama veledler, hala üretildiğine şaşırdığım, kasayla dağıtılan şişe fanta ve kolalar. Masalara atılırcasına konan kağıt tabaktaki kuru pastalar ve son olarak dağıtılan kuruyemişler. Herşey seksenlerde bıraktığım gibi hiç değişmemiş. Düğün salonunun kantini önünde kuyruk oluşturan çocukların ellerinde balonlar. Düğün salonunun fotoğrafçısının elinde yıllara meydan okumuş tepede kocaman flaşıyla fotoğraf makinesi, sahnede Korg marka orgun başında bir adam ve boynuna astığı fakat hiç çalmadığı beyaz elektro gitarı ve kıvırcık saçının sadece ense kısmı ile tepesi uzun olan bir şarkıcı. Bütün bunları gördükçe şoktan şoka ve bir o kadar da zevkten zevke uçtum. Neyse bu iki kişilik grubun ardından kına yeşili tshirtleriyle yeni bir grup çıktı. İkinci grup elektro saz, zurna ve davuldan oluşuyordu. Neyse bunlar çalmaya başladı. Birisi de türkü söylemeye başladı ama sahnede falan gözükmüyor. Yüzümde pişkin bir sırıtma peydahlandı. Ardından unuttuğum o şarkıcı modellemesi sahneye şarkısından epey sonra alkışlarla çıktı. Fatih Ürek’in daha erkeksi bir hali ama saç kakulleri falan aynı. 
 
Demek ki hiç değişmeyen şeyler de varmış. Vay be.. 
Etiketler: , , , , , , , , , ,

Bir berber bir berbere..

06 Haziran 2008 | 8 Yorum | Kategori: Sav

Bu sabah yeğenimin upuzun saçların taradım. ”Dayı” demeyi beceremeyip, “daaaa” dediği günleri hatırlayınca, zillinin nasıl da hızlı büyümüş olduğunu farkettim. İnsanların bu farkındalık anları ne kadar da kasvetli.

Cimcimenin saçlarını her fırçalayışımda çocukluk günlerime kısa süreli geri dönüşler yaşadım. Mahallemizin güzide berberi Mustafa Amca’nın elleri arasında oradan oraya savrulan kafamı ve o yeşil deri koltukları anımsadım. Mustafa Amca’nın lakabı “Top Berber” idi. Kim, neden bu lakabı ona takmış hiç bilmiyorum. Ankara’nın zengin bir muhitinde oturup da, dönemin en çamurlu varoşu olan mahallemizde berberlik yapan bu adamın kibarlığı, ayı ve kalas fazlası olan mahallemizde farklı yorumlanmış olabilir.

Beyaz önlüğüyle, kelleşmiş, parlayan yusyuvarlak kafasıyla, yazlık bez ayakkabıları ve sonsuza kadar konuşabilecek performansıyla hatırlıyorum onu.

Sayesinde bütün çocuklar üç numara kafayla gezinirdi. İster amerikan traşı olsun, ister italyan, ister ucundan az al traşı, nasıl traş istersek isteyelim biz çocukların kafasını hep üç numaraya vurur geçerdi. Kibar da bir adam olduğundan, traşı bitirip enseye aynayı tutarken “Nasıl olmuş?” diye sorduğunda, karşılık olarak hep “Sağolasın, ellerine sağlık, tam istediğim gibi olmuş” cevabını vermek zorunda kalırdık. Sonrasında enseye bir ton pudra basıp, üzerimizi fırçalayıp bizi uğurlardı.

Top Berber, Ziya Amca ve babam, berber dükkanının o yeşil dekoru içinde her sabah tavla müsabakası yapardı. Tavla oynadıkları bazı zamanlarda bendeniz, berber koltuğunda saçının yarısı traş olmuş bir halde dazlak, yarısı da Manisa Tarzanı modunda oturur, hiç bitmeyeceğini düşündüğüm o tavla oyununu aynadan izlerdim.

- Cuk cukların Memedi al sana dörtcaaaar.
- Berber vurmayı da bilmiyon ha, dur sana öğreteyim.

Çocukluk, berber falan derken hafızamın derinliklerinde kalan başka bir berberi daha hatırladım. Bu berber, içi berber malzemesi dolu olan siyah deri bir çantayla mahalle mahalle gezerek mesleğini icra ederdi. Dükkanı olmayan bu seyyar berberin upuzun boyu ve inceltilmiş Ayhan Işık bıyıkları vardı. Ona da benziyordu zaten. Kız çocuklarının da saçını kestiğini hatırlıyorum, hatta bir çok sübyanı sünnet eden de bizzat bu amcaydı. Top Berber’in “3″ numara zulmünden sıkıldığım zamanlarda soluğu seyyar berber Mevlüt Amca’nın önünde alıyordum. Ulan ne acayip günlerdi be!

Yaklaşık altı seneden beri de berbere gitmiyorum. Saçımı kendim kesiyorum. Jilet, makas, makine farketmez; bir cam parçasıyla bile saçımı kesebilecek aşamaya geldim.

Yazıyla Alakasız Yazı:

Çocukluğumdan beri hayvan gibi şeftali suyu içiyorum. Eskiden kahverengi şişesinde, dibinde pozasıyla Tamek ve Aroma vardı. Sonra büyüdük, Cappy içer olduk. Şimdi ise favorim JUCY’dir. BİM denen marketler zincirinde satılan Jucy adlı meyve sularını denemeyen varsa kesinlikle tavsiye ederim. BİM adına Tamek tarafından üretilen bu meyve sularının kendisi de fiyatı da enfes.

Etiketler: , , , , , , , , ,

İmam gölgesindeki velet zamanlar

26 Mayıs 2008 | 14 Yorum | Kategori: Sav

cemaat.jpg

• Çocukluk arkadaşlarımdan biri imamın oğlu olunca oyun mekanlarımızdan biri de caminin içi oluyordu. Böyle bir mekanda neler oynanır?

a) Biri imam olur, diğerleri cemaat.. =) İhtiyaç duyulan herşeyin mekanda bulunması bu oyun için biçilmiş kaftandır.
b) Bruce Lee izleyen çocukların hiç bilmedikleri halde kıçlarından uydurdukları “uçan kafa atan maymun” tekniği ve varyasyonlarını heryeri halı kaplı bu mekanda birbiri üzerine tatbik etmesi.
c) Caminin fazla yüksek olmayan ikinci katından aşağı atlamaca.. Atlayamazsan bir daha cami içi oyunlarına alınmazsın. Ödleksindir..
d) Tespihlerin hepsini toplayıp, uzaktan tespihliklere geçirmece oyunu.. Bu oyun daha sonra birbirimizin kafasına tespih geçirmeye dönüşürdü.

• Çocukluğumun en önemli dizilerinden biri Uzay Yolu idi. Yıldız gemisi Atılgan’ın koruma kalkanı gibi abdestinde insanın etrafında bir kalkan oluşturduğunu düşünürdüm. Ve yellenme sonucu çıkan en ufak bir gazın bu kalkanı yok ettiğini hayal ederdim. Müminin seyir defteri 1987:

“Bugün hiç pırt yapmadım.”

• Cami hocasının yazları verdiği Kur’an kursuna bütün çocuklar gibi, her yıl ben de giderdim. Nasıl gitmeyeyim; bütün muhabbet, eğlence, gırgır şamata orada. İtiraf ediyorum ki; hocadan dayak yiyene katıla katıla gülen, o idiot çocuk grubu arasında ben de vardım. Hatta okuyamayanlara iyi dayak atsın diye her sabah uzunca bir söğüt dalını imama biz hediye ederdik. Bakkal Ömer amcanın oğlu Süleyman’ın duaları okuma sırası gelince, kendisi dahil hepimiz gülmekten yarılırdık.

“Eyütü billahiminesseytaniyyaadim bitmillahi yahmani yahiimm”

• Arkadaşlarla birlikte her yaz tatilinde bir gazla namaza başlardık. Bizim için oyun gibi bir şeydi. Namaz kılmaya camiye gider ve en ön saflarda dedelerin arasında namaz kılardık. Bu evre genellikle iki hafta sürer ve bunun ilk haftasında arka cebimizde takke, diğer ceplerde de tesbih, misvak, hacı yağı ve miskten oluşan mümin gereçlerimiz olurdu. İhtiyarlara hacı yağı veya misk ikram etmek en önemli eylemlerimizdendi.

- God bless you yavrum..
- Amin beyamca..

• Arka mahallede “Yumurta kafa Osman” vardı. Kafa şekli bozuk olduğu için lakabı buydu. Bütün gün deli gibi oyun oynardı, ama her namaz vakti kesinlikle camiye giderdi. Akli melekelerinde bozukluk vardı, asla laf dinlemezdi. Bizim mümincilik oynadığımız dönemlerde camide hep Osman ile karşılaşırdık. İmam ve cemaat ne kadar kızsa da, yapma Osman, etme Osman dese de her namazın “kamet” kısmını bu yapmaya çalışır, tesbihat kısmında falan lafı müezzinin ağzına tıkardı. Yaşlı insanları model alarak onların hareketlerini falan aynen kopyalardı. Bilmem bilirmisiniz ama her camide sesini arada bir yükselterek dua okuyan birileri olur. Bu tip kişiler hoca vaaz verirken arada bir herkesin duyabileceği ses tonunda “Allaaaaaaaahhhhhhhh çoohhh şşşükürrr” gibisinden lakırtılar eder. Sanki daha içten ve herkese duyurabilecek şekilde söyleyince Cennette köşkü hazırlanıyor. İşte bizim Osman da hiç olmadık zamanlarda bu hareketi taklit ederdi. Şaka gibi bir çocuktu. Dua ve sureleri kısaltarak özet namaz kılması ile ünlüdür. Bir defasında yanımda ve her dediğini duyuyorum..

“Birabbi el azim, birabbi el azim, birabbi el azim” ( Aslında söylemek istediği  üç kez “Sübhanerabbiyelazim”)
“Ettehiyatürülülüt..” ( Aslında söylemek istediği “Ettehıyyatu lillahi ..” diye devam eden ve bu kadar kısa olmayan bir dua. Kesinlikle abartmıyorum çünkü oyunlarımız arasında “Osman Namazı” diye onu ve namazını taklit ettiğimiz oyun bile vardı.)

• Mahallemizin bir numaralı ayyaşı Kahraman’ın nereden estiyse bayram namazına geldiğini hatırlıyorum. Elbette kafa bir dünya. Neyse hoca vaaz veriyor:

- Ey cemaat-i müslimin cennet öyle güzel bir yerdir ki..
Tam o sırada Kahraman ayaklanır:

- Yalancıııı.. Yalancısın sen.. Hıççkk.. Şerefsizsin.. Hepiniz öylesiniz. İ.neler.. Hıççkk..
Sonuç olarak camiden atılan Kahraman şarap şişesiyle bayramlaşıp sohbet eder.

not: Karikatürü Google’a cemaat yazınca görsellerde 4. sayfada buldum. Çizeri hakkında bir fikrim yok..

Yazıyla Alakasız Yazı:

Bir elimde havya, bir elimde lehim biraz önce komşunun antenini tamir ettim. Kıçım dondu. Neyse lehim işi bitince malum muhabbetler:
- Oldu muuuuu?
- Olmadı.. Çevir daha..
- Oldu muuuuuuuu?
- Olmadı..
- Oldu muuuuuuuu?
-
- Oldu muuuuuuuuuuuuuuuuuu?
-
- Oha ya diziye dalmışlar. Bu kadar da yakaladığını izle olmaz ki canım..

Etiketler: , , , , , , , , ,

Kevaşe Serçe

29 Nisan 2008 | 19 Yorum | Kategori: Sav

 serce.jpg

Bugün bir serçe kuşu hayvanının hayatını kurtardım. Kendimi kahraman gibi görüyorum. Salak şey nasıl girmişse yan taraftaki binanın altında bulunan boş dükkana girivermiş. Dükkan dediğim iki katlı kocaman bir yer. Neyse anahtarda bizim hırdavatçı Şenol abideymiş. Aldım anahtarı, açtım kapıyı, başladım kuşu kovalamaya. “Kışt” diyorum olmuyor, “burdan buyurun” diyorum olmuyor. Bu kuş beyinliyi çıkaramadım bir türlü. Benden korkup camlara çarpıp duruyor. Ben de bu kuş hayvanını, telkinlerimle hipnotize ederek mallaştırdım. Sakin bir tonda sürekli “kuuuuş-kuuuuş” diyerekten yanına kadar sokuldum ve sonunda yakaladım lavuğu. “Belki de bir-iki gündür buradaydı; susamıştır bu kerata” diye düşünüp Şenol abinin dükkanda parmağımla su içirdim. Sonra uçsun diye elimi açtım; açtım açmasına da hayvan uçmuyor. Şoka girmiş besbelli. Bu seferde “uuuuçççç-uuuuççç” diyerekten telkinlere başladım ve başarılı oldum. Uçarak önümüzdeki ağaca kondu. Sonra iki serçe daha geldi kondu bunun yanına. Nasıl cıvıldaşıyorlar. Biz de Şenol abi ile yorum yapıyoruz:

B: Abi bak annesi falan herhalde? Nasıl seviniyorlar..
Ş: Olabilir.. Yok lan bak bu kuşlar senin kuşu düdüklüyor.. Hahahahaha..
B: Yok be abi.. Anaaa harbiden lan. Laaaayyyyn..

Ulaaa.. Görüyormusun besbelli kuşu mallaşmış gördüler ondan tiridine banıyorlar. Kevaşe de hiç oralı değil, hatta hoşlanıyor gibi. Lan biraz önce gebermeye yüz tutmuştun, bak şimdi o dal senin bu dal benim zevkten zevke uçuyorsun.

 Kendimi kahraman bir p.zevenk gibi hissediyorum.

Etiketler: , , , ,

Mazideki niyazi günler

23 Nisan 2008 | 10 Yorum | Kategori: Sav

Geçenlerde Cevval Portakal’ın bir yazısına yorum yazarken aklıma üniversite yıllarımın ilk senelerinde yaşadığım mahalle gelmişti. İnsanın üniversite hayatı uzun sürünce, ilk seneler dediği zaman baya baya bir mazi oluyor. Herneyse o zamanlar iki arkadaşla birlikte, okula yakın diye düşündüğümüz, oysa ki fizanda denilebilecek bir evde yaşamaktaydık. Yaşanılan mahalle apartmanlardan oluşan bir varoş, bir getto niteliğindeydi. Öğrencilerin de yoğun olarak yaşadığı bu semtte okumuş insan nüfusunu da yine bu gelip geçen öğrenciler oluşturmaktaydı. Öğrencilerin yaşam tarzı bu halk için aşırı uç, uçarı, kaçık, sapıkça geliyordu. Lakin ellerinden geldiğince de hoşgörülerinden taviz vermiyorlardı.

ftblog.jpg

Yaşadığımız apartmanda, bizim dışımızda iki dairede daha öğrenciler kalmaktaydı. Karşı dairemizde üç kız, iki kat üstümüzde de üç erkek öğrenci kalmaktaydı. Bu üç dairede yaşananlar apartmanın diğer sakinleri için en güzel dedikodu kaynağıydı. Bizler sayesinde hergün konuşabilecek birşeyler buluyorlardı.

Üstteki erkek öğrencilerden sadece ikisini hatırlayabiliyorum. Zaten bir tanesini unutmaya imkan yok. Kendisi güzel sanatlar fakütesinin sevimli delilerindendi. Lakabı “kelebek” olan bu çocuğun poposunun altına kadar uzanan dümdüz saçları vardı. Boyu deseniz kavak gibi.. Ama görüntüsünün tersine ortalıkta sürekli gülümseyerek, bütün gördüğü insanlara tebessüm ederek gezdiği için kendisine “kelebek” lakabı takılmıştı. Herkese içten bir şekilde “dostum” diyebiliyordu. Kışın üzerinden çıkarmadığı kot montunu yazın sıcağında da çıkarmayan bu arkadaşın, o upuzun saçlarını kestiği zamanı hatırlıyorum. O zamanlar benim de saçlar uzamaya yüz tutmuş, kulak mememi geçmiş; kendisine “Dostum, neden kestin saçlarını?” dediğimde o da bana, ”Dostum saçlarımı duvarımda asılı görmek istedim. Ben de onları önce ördüm, sonra da kesip duvarıma astım.” demişti. =) Bu arkadaş çizim konusunda da iyiydi. Evin tavanına Da vinci’den karalamalar yapmıştı.

Karşıdaki kız öğrencilere gelince onlara yönelik hatırladığım tek şey her gece erkek arkadaşlarıyla yaptıkları kavgalar ve kavga sonrası sevişmelerinin getirisi çığlıklardır herhalde. Sonuçta apartmanın duvarları kağıt gibi ve insan yellense yan dairedekiler duyabiliyordu. Bazen alt dairede yaşayan ailelerden rutin aralıklarla bizlere şikayete falan geliniyordu. Maksat dizginleri elden bırakmamak.

-Bu ne kardeşim altta insan var.
-Oha kardeşim, insan gibi debelenin. =)
-Ayıp oluyor arkadaşım, olan var olmayan var..
-Rica etsem daha sessiz sevişir misiniz..

Eee ne de olsa sütten dilleri yanmış. Şehirde yaşayan herkesin bildiği bir efsane var. Hikaye şöyle efendim:

Etiketler: , , , , , , ,
BZCVHR: 1 2 İleri
heryer (Yanlış), her yer (Doğru)

dilimdilim