Çift lavaş arası tartaklamalar..

  • Dün silah sesleriyle uyandım. Karşı komşumuz {Alamancı-Hacı } Tayyar amca kendisini tehdit eden iki kişiye kurşunlarla cevap verdi. Kimseye bir şey olmadı.
  • Ayağıma yapışan karpuz çekirdeğini elimle çıkarırken garip bir haz alıyorum.
  • Mutfak robotlarının yeni yeni yaygınlaştığı dönemlerde, çocuk aklımla onun Asimo (Honda’nın insana benzeyen robotu) gibi kollu bacaklı bir robot olduğunu düşünürdüm.
  • Şu sanal dünyada son dönemlerde en uyuz olduğum şeylerden biri de, converse marka ayakkabıyı ayağına geçirip, tepeden fotoğrafını çekip, avatar olarak kullanmak. Herkesin avatarı birbirine benziyor. (Bknz: aşağıdaki örnek görsel)

  • Seda Sayan’ın koca değiştirdiği gibi Wordpress çalışanları, sürüm yenileyip duruyor. Sürüm yükseltmekten biz bıktık, onlar bıkmadı…
  • TV izlediğim dönemlerde annem vesilesiyle sürekli izlediğim Yalan Rüzgarı adlı dizi tekrar yayınlanmaya başlamış.(Ben şok!) Adamlar kadayıf oldu hala karı kız peşindeler… Töbeee..  Acaba Televole falan hala devam ediyor mu?
  • Manuela diye dizi vardı eskiden; o sarı kaltağı da sürekli izlerdim.

  • Boğazım öyle kaşınıyor ki, ağzıma kaşağı sokup kaşıyasım var.
  • Ufacık kenelerin kocaman gözüktüğü görseller ve videolar yüzünden, bizim valide sultan yürüyen her böceği kene sanıyor.
  • Yapay gözyaşı aldım; göz kurumasına iyi geliyormuş, kılcal damarları azaltıp, gözyaşı kalitesini arttırıyormuş. Ben doktor tavsiyesi olmadan aldım, siz benim gibi yapmayın!
  • 12 yıldır evli olan ablam, 12 dakikada boşandı. Dün eşyalarını taşıdık, her yerim ağrıyor.
  • Bu aralar sürekli Katatonia dinliyorum. Rahatlatıyor.
  • Yazıyı yazdığım sırada yağmur yağmaya, Last.fm‘de de Guns N’ Roses‘dan November Rain çalmaya başladı. Yağmurlar ay olarak birbirini tutmasa da güzellik olarak benzeşiyorlar.

İstersen bunlara da bak

inleyen cümleler-1
inleyen cümleler-2

Yazıyla alakalı videolar:

Velhasıl yeni tema..

Zıkkım baya bir uğraştırdı, epeyce vaktimi aldı ama velhasıl yeni temaya geçiş yapabildim. Eski temaya oranla yadırganabilecek bir tema olabilir ama zamanla yapacağım düzenlemelerle kıvama geleceğine şüphe yok.

Eski temanın tek sütunlu olmasından bıkkınlık gelmişti; herşeyi alt alta sıkıştırmaktan “yeter ulan be” dedim ve cebimden çıkardığım sapanımla onu bir güzel taş yağmuruna tuttum. Sonra elime bu tema geçti. Bunu da bir güzel patakladım, evirdim çevirdim. Türkçeleştirme aşaması, eklentileri deneme aşaması, ıvır zıvır derken neredeyse bir hafta olmuş. Hala tam olarak bitmiş değil. Neyse onu da zamana yayalım.

Arka planda kurduğum çakma wordpress site üzerinde temayı deniyordum. Bu sabah (dün oldu artık =) bir baktım, bizim deliproföser test aşamasındaki çakma siteye yorum bırakmış. Dedim “noluyoz?”; dedim “oha, nereden buldun sen burayı?” Meğerse linkcevherinin yeni halini test ettiğim esnada technorati’ye ping yollamış bu zilli tema. Doctor da maşallah anında zıplamış. =)

Blogun yan tarafına, ağzımın suyu akaraktan arama kutusu, favorilerine ekle kutusu, linkcevheri ve piyangodan çıkan bir adet oyundan oluşan bölüm koydum.  Yaparken kendime sürekli “Çok hoşuma gitti lan burası” dedim durdum. Nokia telefonu olan herkesin arada bir girip oynadığı yılan oyununu da bloga entegre ettim. Temayla uğraşırken sürekli oynadım. =) Bütün bu işlerin bu kadar uzamasının bir nedeni de belki odur. =)

Yeni temayla birlikte çok önemli birşey daha değişecek. Bundan sonra blog 2 günde bir güncellenecek.

İÇSES: Umarım mabadımı kaldırır da bu dediğimi yapabilirim.”
İÇSES: Sanmıyorum, nasıl yapacaksın?”
İÇSES: Kapa çeneni! Yaparım ben..Eye of the tiger bilinciyle yapacağım..”
İÇSES: Haydi bakalım..”

Neyse kendimle olan test aşaması bittiğine göre, artık sizlerin de eleştirilerini alabileceğim. Her türlü görüşünüzü, eleştirinizi ve varsa bulduğunuz hataları buraya yazarsanız sevinirim. Mesela blogun çok akça pakça olduğuna dair eleştiriler aldım. Sizce nasıl, makyaja ihtiyaç var mı?

Tabula rasa beyin

Yazılarını severek okuduğum sevgili aydan atlayan kedi bir yorumunda beynimin frontal lobundaki nöronları gıdıkladı. Zihninde fazlaca çer-çöp biriktiğine dair birşeyler demiş. Ben de bu vesileyle kendime dair trajikomik bir olayı anlatmak istedim.

Not: Aşağıdaki yazıda türlü edebi sanatları kullanmış olabilirim, ama hiç birinde en ufak bir mübalağa yoktur.

Efendim şimdi buzcevheri’nin beyni acayip bir yapıya sahipti. Bu gudiğin zehir gibi bir hafızası vardı. Geçmiş zamanlı konuşuyorum çünkü artık babayı yemiş vaziyette. Neyse bir zamanlar ineklik yolunda azimle otlayan üniversiteli bir öğrenci olarak üniversitenin ilk yıllarında gayet möö idim. Şöyle ki; bir ay boyunca günde 12 saat ders çalışabilme kapasitemle denyonun tekiydim. Hatta devlet memuru gibi saat dilimleri arasında yaşıyordum. Sabah 8:00 uyanma, 8:30 evden çıkıp kampüsteki kafede günün gazetesini hatmetme. ve kahvaltı yapma. O gazetenin ekonomi ve spor dışındaki bütün yazılarını saat 10:00′a kadar okuyup, saat 10:00 olunca, o koca kütüphanede her zaman oturduğum yerde ders çalışıyor olurdum. Sigara, yemek ve tuvalet ihtiyacı dışında gece 22:00′ye kadar o masada ders çalışırdım. Histerik öküzün tekiydim anlayacağınız. Velhasıl gel zaman git zaman bir sabah uyandığımda üzerimde bir hafiflik hissettim. Gece çıplak uyumamdan falan kaynaklanmıyordu bu, böyle daha derinlerde içimde bir yerlerde. (Burada lafı bir tarafından anlayan okuyucuya ZOTARANK diyorum.) O muhteşem gri hücrelerimin, o hafızamın yerinde yeller esiyordu. O zehir gibi beyin bir anda bomboş olmuş, sanki tabula rasa. Herşeyi unutmadım elbet lakin hafızamın kendine format attığına şüphe yoktu. Anlayacağınız çok çalışmaktan kafa sürmenaj olmuştu. Artık hiç birşeyi aklımda tutamıyordum. O kadar komik şeyleri unutuyordum ki etrafımdaki insanlar bana inanmıyor, şaka yaptığımı sanıyorlardı. Bir dönem memento hesabı vücudumun her yeri yazılarla, ufak ufak aldığım notlarla doldu. Hastaneye falan hiç gitmedim. Sanki bunu istiyormuşum, hep bugünü bekliyormuşum gibi bir rahatlık, bir tatlı huzur bedenimi sardı. Zaten çok zorda kalmadıkça doktora gitmem ve ilaç kullanmam. Böyle ayrı bir manyaklığım da vardır ya o da başka bir yazının konusu olsun.

Neyse üniversitenin 2. senesinin ortalarında olan bu olay neticesinde bende ne ders kaldı, ne okul. Hazır ailemle de o dönemler aram bozuk, hatta pek konuşmuyoruz, fırsat bu fırsat deyip buzcevheri işi bir güzel serseriliğe vurdu. Hukuk fakültesi gibi bir bölümde okuyup da hafıza yetisi olmayan bir adam olarak okula gitmeyi kestim. Devam zorunluluğunun olmaması da işimi kolaylaştırdı. Velhasıl yaklaşık 3 sene üniversitede okuyor gözüküp, eğitime dair hiç bir halt yemedim. (O döneme ait FF’lerle dolu transkriptimi hiç efor sarfetmeden, hiç terlemeden kazandım, onunla mutluyum, gururluyum.) Yaptığım şeyin insanların gözünde iyi birşey olmadığının farkındayım ama, banane ulen insanlardan. Bu benim hayatım. (Bu yaptıklarımın sadece aileme zarar verdiği su götürmez bir gerçek, orası da bana kalmış bir ayıp olsun.) 

Kendime yeni bir hayat felsefesi benimsemiştim. Felsefem şuydu:

“İleride bakmak için ufak ufak pusulalarımı cebime koymalıyım. Bir b.k varsa onun tadına bakmış olmalıyım.”

Efendim öyle de oldu. 7 yıllık üniversite hayatım boyunca yemediğim bir halt kalmadı. Bu sırada beynim de inceden kendine geliyordu.  Okulu bitirmem gerektiği kanati nasıl olduysa hasıl olunca fetret devrime noktamı koyup tekrardan vizelere-finallere girmeye başladım. Lakin onca sene sonra bu sefer de bendeniz adapte olamadım. Okuldan atılma öngörüsü heryerimi sarmışken son kez ders çalışmayı denedim. Nasıl olduğuna dair hiç bir fikrim yok ama, bir senede 19 ders verince okuldan atılma muhabbeti de ortadan kalktı. Hala nasıl onca ders verdiğimi çözemedim. Çünkü hukuk fakültesi sınavlarını geçmek benim gibi sınavdan bir gün önce ders çalışmakla olacak şey değil. Nasıl oldu, ne ettim bilmiyorum. Neyse bitti sonuçta şimdi sıra hayatın benden alacağı intikamda.

Ulan hayat! Sen mi büyüksün, ben mi? ……..   ……. senin.

Yazıyla alakasız yazı:

Efendim haftasonu bizim katip Ali Abi’nin oğlu evleniyordu; düğünü için düğün salonuna gittim. Düğünlerden ve buna benzer etkinliklerden nefret ediyorum ama çocukluğumdan beri düğün salonuna gitmemiş olduğumdan eskiyi merakla  kendimi düğün salonuna attım. Onca yıl geçmesine rağmen düğün salonları hiç değişmemiş efendim. O mekanlar kesinlikle bir curcuna için dizayn edilmiş. Masalar, ve o güzide masa örtüleri, tahta sandalyeler, küçücük bir sahne ve tepede dönen parlak disko topu. Şaka gibi bir yer. Kalabalığın içerisinde oradan oraya koşuşturan fırlama veledler, hala üretildiğine şaşırdığım, kasayla dağıtılan şişe fanta ve kolalar. Masalara atılırcasına konan kağıt tabaktaki kuru pastalar ve son olarak dağıtılan kuruyemişler. Herşey seksenlerde bıraktığım gibi hiç değişmemiş. Düğün salonunun kantini önünde kuyruk oluşturan çocukların ellerinde balonlar. Düğün salonunun fotoğrafçısının elinde yıllara meydan okumuş tepede kocaman flaşıyla fotoğraf makinesi, sahnede Korg marka orgun başında bir adam ve boynuna astığı fakat hiç çalmadığı beyaz elektro gitarı ve kıvırcık saçının sadece ense kısmı ile tepesi uzun olan bir şarkıcı. Bütün bunları gördükçe şoktan şoka ve bir o kadar da zevkten zevke uçtum. Neyse bu iki kişilik grubun ardından kına yeşili tshirtleriyle yeni bir grup çıktı. İkinci grup elektro saz, zurna ve davuldan oluşuyordu. Neyse bunlar çalmaya başladı. Birisi de türkü söylemeye başladı ama sahnede falan gözükmüyor. Yüzümde pişkin bir sırıtma peydahlandı. Ardından unuttuğum o şarkıcı modellemesi sahneye şarkısından epey sonra alkışlarla çıktı. Fatih Ürek’in daha erkeksi bir hali ama saç kakulleri falan aynı. 
 
Demek ki hiç değişmeyen şeyler de varmış. Vay be.. 

İnleyen cümleler -2-

- Sünnet olmuş çocuktan arta kalan gibiyim.

Mazideki niyazi günler

Geçenlerde Cevval Portakal’ın bir yazısına yorum yazarken aklıma üniversite yıllarımın ilk senelerinde yaşadığım mahalle gelmişti. İnsanın üniversite hayatı uzun sürünce, ilk seneler dediği zaman baya baya bir mazi oluyor. Herneyse o zamanlar iki arkadaşla birlikte, okula yakın diye düşündüğümüz, oysa ki fizanda denilebilecek bir evde yaşamaktaydık. Yaşanılan mahalle apartmanlardan oluşan bir varoş, bir getto niteliğindeydi. Öğrencilerin de yoğun olarak yaşadığı bu semtte okumuş insan nüfusunu da yine bu gelip geçen öğrenciler oluşturmaktaydı. Öğrencilerin yaşam tarzı bu halk için aşırı uç, uçarı, kaçık, sapıkça geliyordu. Lakin ellerinden geldiğince de hoşgörülerinden taviz vermiyorlardı.

ftblog.jpg

Yaşadığımız apartmanda, bizim dışımızda iki dairede daha öğrenciler kalmaktaydı. Karşı dairemizde üç kız, iki kat üstümüzde de üç erkek öğrenci kalmaktaydı. Bu üç dairede yaşananlar apartmanın diğer sakinleri için en güzel dedikodu kaynağıydı. Bizler sayesinde hergün konuşabilecek birşeyler buluyorlardı.

Üstteki erkek öğrencilerden sadece ikisini hatırlayabiliyorum. Zaten bir tanesini unutmaya imkan yok. Kendisi güzel sanatlar fakütesinin sevimli delilerindendi. Lakabı “kelebek” olan bu çocuğun poposunun altına kadar uzanan dümdüz saçları vardı. Boyu deseniz kavak gibi.. Ama görüntüsünün tersine ortalıkta sürekli gülümseyerek, bütün gördüğü insanlara tebessüm ederek gezdiği için kendisine “kelebek” lakabı takılmıştı. Herkese içten bir şekilde “dostum” diyebiliyordu. Kışın üzerinden çıkarmadığı kot montunu yazın sıcağında da çıkarmayan bu arkadaşın, o upuzun saçlarını kestiği zamanı hatırlıyorum. O zamanlar benim de saçlar uzamaya yüz tutmuş, kulak mememi geçmiş; kendisine “Dostum, neden kestin saçlarını?” dediğimde o da bana, ”Dostum saçlarımı duvarımda asılı görmek istedim. Ben de onları önce ördüm, sonra da kesip duvarıma astım.” demişti. =) Bu arkadaş çizim konusunda da iyiydi. Evin tavanına Da vinci’den karalamalar yapmıştı.

Karşıdaki kız öğrencilere gelince onlara yönelik hatırladığım tek şey her gece erkek arkadaşlarıyla yaptıkları kavgalar ve kavga sonrası sevişmelerinin getirisi çığlıklardır herhalde. Sonuçta apartmanın duvarları kağıt gibi ve insan yellense yan dairedekiler duyabiliyordu. Bazen alt dairede yaşayan ailelerden rutin aralıklarla bizlere şikayete falan geliniyordu. Maksat dizginleri elden bırakmamak.

-Bu ne kardeşim altta insan var.
-Oha kardeşim, insan gibi debelenin. =)
-Ayıp oluyor arkadaşım, olan var olmayan var..
-Rica etsem daha sessiz sevişir misiniz..

Eee ne de olsa sütten dilleri yanmış. Şehirde yaşayan herkesin bildiği bir efsane var. Hikaye şöyle efendim:



Copyright © buzcevheri.com 2007-08 WordPress'in desteğiyle. Ayrıca, çamasır suyu ile yıkanmış skD Theme kullanılmıştır.